Friday, April 12, 2013

Ajan Haham Tuncay Güney Ergenekon Davası İtiraflarını Yaptı Sonunda

Ulusal Kanal, Tuncay Güney, Ümit Zileli, Ergenekon Davası

Wednesday, April 10, 2013

Abdullah Gül’ün villadaki yeni “PAM” örgütlenmesi..... Ahmet Takan

Yine klasik bir Ankara Salı’sında Türkiye Büyük Millet Meclisi koridorlarındaydık. MHP grup toplantısı başlamış, Devlet Bahçeli var gücüyle AKP iktidarına bindiriyordu. Bahçeli, “açılım sürecine”, “akil adamlara” saydırırken kulislerde muhtelif yorumlar yapılıyordu. Kimi “çok iyi gaz alıyor” diyor kimileri de “bu söylemlerin bile MHP’nin oy oranını durağandan artıya çevirdiğinden” bahsediyordu. Esas heyecanlı bekleyiş AKP kulislerindeydi. “Muhteşem” gelmeden saatler önce bilumum zevat “geçiş yollarında” yerlerini almış ve konuşlandıkları kritik noktaları kaybetmemek adına sağa sola adım bile atmıyorlardı. Gazetecilerin gündeminde ise yeni anayasa yapımında gelinen son nokta ile CHP-AKP arasındaki “açılım sürecinde” komisyon kapışması vardı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ı yakalayınca ayak üstü soru bombardımanına tuttuk. CHP’li Faruk Loğoğlu’nun, “toplumsal mutabakat komisyonunu andıran” komisyon önerisini Bekir Bozdağ pek ciddiye almadıklarını anlatan ifadeler kullandı. Kendilerinin Meclis’e getirdikleri araştırma komisyonu önerisini hatırlattı. Geçmişteki tartışmalardan bahsedip, CHP’yi eleştirdi. Yani; çok fazla bir şey söylemedi Bekir Bozdağ. Burada bir noktanın altını çizmekte çok fayda var. Eskiden siyasi kulisler denince Ankara’da akla TBMM gelirdi. AKP iktidarı ile birlikte bu kavramın da içeriği çok değişti. Salı günleri TBMM’de yalnızca kulisin kırıntısına ulaşabiliyorsunuz. Meclis’i devamlı takip eden muhabir arkadaşlarım çok iyi bilirler; diğer günler de hava-cıva. Ankara’da gerçek siyasi kulislere ancak; Çukurambar, Balgat, Söğütözü, Çayyolu, Ümitköy, Çankaya Yıldız’daki bazı mekanlar ile bazı cemaatlerin buluştuğu evlerde veya tesislerde ulaşabiliyorsunuz. Bu Salı da Meclis kulislerinde turlamamın esas sebebi adı geçen yerlerden aldığım bilgileri farklı kaynaklardan doğrulatabilmekti. Meclis’in AKP kulislerinde her zamanki dağınıklık vardı. Gülcüler, Tayyipçiler, takipçiler, iki arada bir deredeciler.. İşte size AKP’den son havadisler; Gülcülerin yüzü gülüyor. Abdullah Gül, yeni parti çalışmalarına biraz daha hız vermiş. AKP’nin kuruluşu öncesindeki metodun aynısını uyguluyormuş. Abdullah Gül, AKP’nin altyapısını “PAM” adını verdiği (Politik Araştırmalar Merkezi) düşünce kuruluşunda örgütlemişti. Merhum Erbakan Hoca, AKP kurulana kadar “PAM”ı kendi partisinin düşünce kuruluşu sanıyordu. Söylenen o ki; Abdullah Gül eski “PAM”ın bulunduğu Çankaya Yıldız’daki sokağın yakınında bir yerde bir villa kiralatmış. Bu villada muhalif AKP’liler, yeni bir siyasi düşünce kuruluşu çatısı altında faaliyet göstermek adına buluşuyorlarmış. “Muhteşem” var gücüyle villaya giren çıkan AKP’lileri tespit ettiriyormuş. Villanın müdavimleri arasında klasik Gülcülerle birlikte en çok 3 dönemlikler varmış. İktidar partisinde büyük bir “akil adamlar” ve yeni anayasa sıkıntısı var. Abdullah Gül’ün villasına gitmeyen muhalifler, Meclis içinde kütüphane dahil farklı mekanlarda toplantı üstüne toplantı yapıp “durum değerlendirmesi”nde bulunuyorlar. AKP’deki “açılım muhalifleri”, “akil adamlara” çok tepkililer. Bana bile “bunlardan hangisi bizim çizgimizi temsil ediyor?” diye sorup “Tayyip Bey büyük hata yaptı. Bu akil adamlar işine hiç girmeyecekti” diyorlar. AKP’de yüzüne en çok gülünen ve arkasından da bir o kadar atılan adamlar listesinin başında Ankara Milletvekili ve “Muhteşem”in akıl hocası Yalçın Akdoğan var. AKP’li muhaliflerin anlattıklarına göre; parti içinde kapışma Haziran ayında doruk noktasına çıkacak. Niye? Çünkü: Cemil Çiçek’in Meclis Başkanlığı süresi dolacak. Haziran ayı, AKP içindeki kırılmaların en netleştiği ay olacak. AKP’nin kendi akil adamları Abdullah Gül’ün 75, Cemil Çiçek’inde 20-30 civarında milletvekilini partiden sökebileceği iddiasında. AKP’den son kulis notu; Pazartesi günkü Anayasa Uzlaşma Komisyonu toplantısından sonra Meclis Başkanı Cemil Çiçek, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin vasıtasıyla “Muhteşem” e mesaj göndermiş; “Bırakın komisyon, çalışmalarını tamamlayıp Genel Kurul’a bir metin indirsin. Son söz Genel Kurul’da söylensin. Aksi takdirde getireceğiniz öneri bir AKP-BDP önerisi olur bu da Genel Kurul’dan geçmez, referanduma bile gitmez” diye.. Biraz da siyasi kulislerin CHP tarafına bakalım. CHP’li vekiller Silivri yorgunu. Hepsi kritik dönemeçte Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun attığı adımlara dikkat kesilmiş durumda. Kılıçdaroğlu’nun her söylediğinin ardından yeni yorumlar yapılıp yeni stratejiler belirleniyor. CHP’de genel başkan yardımcısı Faruk Loğoğlu’na “kendi başına kendi kişisel düşüncelerine göre hareket ediyor” diye büyük tepki var. Ulusalcı kanadın önde gelenleri; “Açılım sürecine MHP gibi tavır alamazsak elimizdeki oylar da kayacak. Özellikle biz böyle gittiğimiz takdirde oy potansiyelimiz bu sefer gönüllü olarak MHP’ye kayacak. Geçen seçimlerde kaset meseleleri yüzünden CHP’li seçmen bir defaya mahsus MHP’ye oy vermişti ama bu sefer tamamen elimizden gider” yorumunu yapıyor. Aradan biraz zaman geçmesine rağmen Suriye Devlet Başkanı Esad’a CHP heyetinin yaptığı son ziyaret hâlâ tartışılıyor. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine haber vermeden giden bazı vekilleri, “Bundan sonra ilişkilerinizde daha dikkatli olun, biz sosyal barıştan yanayız, Esad’dan yana değiliz. Suriye’de savaş bitsin istiyoruz, bir taraf kazansın istemiyoruz” diye uyarmış. “O kadar kulisleri dolaşıp, bu kadar mı yazdın?” demeyin. Dahası var ama biraz daha olgunlaşıp, sağlamlaşması lazım!..

İPLİKÇİ, Kirli İlişkiler Yumağı. Ergün Poyraz

İPLİKÇİ, Kirli İlişkiler Yumağı Açıklama: Bu kitabımda, başta Mehmet Eymür olmak üzere, siyaset, mafya ve istihbarat örgütlerinin kirli ilişkilerini okuyacaksınız. Dündar Kılıç, Alaattin Çakıcı, Abdullah Çatlı, Tarık Ümit, Dursun Karataş, Yeşil, Oflu İsmail, Abuzer Uğurlu gibi isimlerin; Mehmet Eymür, MİT, MOSSAD ve CIA ile bağlantılarını bulacaksınız. Keza; Mehmet Ali Ağca, Bekir Çelenk, Henry Aslanyan ve diğerlerinin de... Öyle ilginç ilişkilerle karşılaşacaksınız ki, "bu kadarı da olmaz" diyeceksiniz. Misal; Dev-Sol/DHKP-C lideri Dursun Karataş'ın MİT'e kaydını yapan Eymür'ün, aynı zamanda "Dev-Sol'la mücadele etsin" diye Alaattin Çakıcı'yı da MİT'e aldığını göreceksiniz. MİT'in dolandırılan paraları, iç edilen uyuşturucuları hakkında bilgi sahibi olacaksınız. Ergenekon sürecinde ifade veren ve Atatürkçüleri tutuklatmak isteyen, ancak Devrimci Karargâh davasında kendi tutuklanan Hanefi Avcı'nın çiftlik evinde bugünün Cumhurbaşkanı ve bakanlarına verdiği brifing ve daha bir çok ilginç dostluklarla karşılaşacaksınız. Bu dostlukların getirdiği olaylara da tanık olacak; Mehmet Eymür, Tayyip Erdoğan, Tuncay Güney ilişkisi yanında Abdi İpekçi, Papa ve Uğur Mumcu suikatlerinin iç yüzleri ile karşılaşacak ve aydın cinayetlerinin katilleriyle tanışacaksınız. Uğur Mumcu'nun yanısıra; Abdi İpekçi, Ümit Doğanay, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Çetin Emeç, Dr. Necip Hablemitoğlu ve diğer yurtseverlerin katillerinin, hainlerin işaret ettikleri zeminler yerine; kendi pisliğini örten kedi örneğinde olduğu gibi, örttükleri yerde aranmasının daha doğru olacağına ve kitabımın bunun başlangıcı kabul edileceğine inanıyorum...

Ergün Poyraz/Silivri Cezaevi-

 Sayfa 101: Çiller ve Eymür "Mehmet Eymür, Tolga Atik, Nuri Gündeş ve Korkut Eken..." (...)

 Sayfa 102: Mehmet Eymür MİT'ten iki defa kovularak bir başka rekora imza atıyordu. (...)

 Sayfa 121: O arabada Çatlı ve Bucak'ın şoförlüğünü İstanbul eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ yapıyordu ve suikastın "içerdeki ayağı" Fehriye Erdal'ı Sabancı Center'a altı ay önce onun bağlantılı olduğu temizlik şirketinin yerleştirdiği ileri sürülüyordu. (...)

 Sayfa 221: Emin Aslan, Mehmet Ağar'ın sağ koluydu.  (...)

 Sayfa 225: Kim şu Hasan Yeşildağ? (...)

 Sayfa 243: Uyuşturucu kaçakçılığı ve kara paradan tutuklanan Metro Turizm'in sahibi Galip Öztürk ile Bakan Suat Kılıç'ın, 18 Ekim 2007'de kurulan Çarşamba Enerji Elektrik Üretim AŞ'de ortak oldukları ortaya çıkıyordu. (...)

 Sayfa 276: Şaban Gülbakar kimdir? Şaban Gülbahar, Fetullah Gülen Örgütü'nün 12 kişilik Yüksek İstişare Kurulu'nda yer alan "4" numaralı isimdir. Ülker ailesinin dünürüdür. Avrasya Bir Vakfı'nın kurucusu ve yöneticisidir. (...)

 Sayfa 243: Çok gizli lobi belgesi de çalma Sayfa 109 ve 345 ve 347 ve daha birçok sayfada yer alan ve "çok gizli" olduğu iddia edilen Ekim 1999 tarihli, "Ergenekon: Analiz - Yeniden Yapılanma, Yönetim ve Geliştirme" ya da diğer adıyla "Lobi" ögüt belgesi, Alo İhbar adlı sitede 18 bin kişi tarafından indirilmişti. Bu çooook gizli örgüt belgesi (!) adı bazen Vakit, bazen Akit olan siyasal şeriatçı gazetenin İstihbarat Şefliği'ni de yapan ve Mehmet Eymür'ün en yakın isimlerinden Erdal Şimşek'in, iddianameden yaklaşık dört yıl önce Nisan 2004'te Kum Saati Yayınları'ndan çıkan, "Türkiye'de İstihbaratçılık ve MİT" adlı kitabının 435 - 439. sayfalarından imla hatalarına kadar birebir yürütmeydi. (...)

 Sayfa 314: Abdullah Gül, 9 Temmuz 2007'de gazetelerin Ankara Temsilcileri'ne; "Ümraniye soruşturmasına çok dikkat edin, bu iş çok büyüyecek" demiyor muydu? (...)

Sayfa 318: Avukatın adı; Kemalettin Gülen'dir. (...)

Sayfa 362: Tansu sessiz dinliyordu: "Amerika'ya Türkiye ile ilgili kimsede olmayan bilgileri veriyorsun. Kızım sen casusluk yapıyorsun..." "Aaa, öyle mi?" Dalan: "Bir daha yapma böyle şeyler..." (...)

Sayfa 363: Abromowitz ile kahvaltı yapan, Tayyip, Çiller gibileri Amerika'ya kayıtsız şartsız biat etmeleri karşılığı bu ülkeye Başbakan oluyor. Dalan gibi "Önce Türkiye" diyenler ise "Terörist!.." (...)

Sayfa 450: Eymür'ün hazırladığı MİT raporunda Mustafa Sarıgül adı MİT ve TBMM Susurluk Komisyonu Raporları'nda geçen Ahmet Vefa Küçük ile ortaklıkları nedeniyle geçiyordu. Sarıgül'ün, Türk Amerikan İşadamları Derneği Başkanlığı yapan Zeynel Abidin Erdem ile de çok sıkı fıkı dostlukları vardı. (...)

Sayfa 451: Kumarhaneciler Kralı Suudi Özkan'ın İstanbul Princess Otel'de büro verdiği sağ kolu kimdi? Elcevap: MİT Kontrterör Dairesi Sabık Başkanı Mehmet Eymür! (...)

Sayfa 453: Zeynel Abidin Erdem'in yanında çalışan Fikriye Bengü Caymaz kimin kızı? Yaşar Büyükanıt'ın! (...)

 Sayfa 454: Mustafa Sarıgül, MİT ve TBMM Susurluk Komisyonu raporlarında adı geçen Ahmet Vefa Küçük ile 7 Eylül 1995 tarihinde ortaklaşa Vefa Petrol ve Turizm İşletmeleri Sanayi ve Ticaret Ananim Şirketi'ni kurmuşlardı. Sarıgül'ün ortağı ve Fenerbahçe camiasının yakından tanıdığı Küçük, yeraltı dünyası ile yakın ilişkiler içindeydi. (...)

 Sayfa 455: Mustafa Sarıgül ne zaman Tv'lerde boy gösterse, ardından bağlantılı olan isimlere polis operasyon yapıyordu. Sarıgül gene son günlerde, sokak itleri için rehabilitasyon merkezi açacağını Tv şovları ile duyuruyordu. (...)

 Sayfa 493: Bugün darbe karşıtları arasındaki başrolde yer alan bir görüntü veren Nazlı Ilıcak, dün 16 Ekim 1980'de: "12 Eylül bir darbe değildir, diyen Orgeneral Kenan Evren'e tamamıyla katılıyoruz" şeklinde yazılar yazarak, Evren'i kutsuyordu. 16 Ekim 1980 tarihinde ise "12 Eylül'ün gerekçesi haklıdır" diye yazıyordu. (...) 

Sayfa 494: Nazlı Ilıcak darbeleri sevdiği kadar sıkıyönetime de hayrandı. 17 Aralık 1978 tarihinde şu satırları kaleme alıyordu: "13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba asker..." (...)

 Sayfa 519: Ve Fetullah Gülen, Papa'ya "Sizin hizmetkarınızız" derken neleri kastediyordu. Alçak adamın yükselmesi, maymunun ağaca tırmanmasına benzer; yukarı çıktıkça, kıçı daha çok gözükür... (...)

Sayfa 528: 18 Ekim 2005 tarihli star Gazetesi'nde Faruk Mangırcı, "Bu kadar demokrasi fazla" başlıklı yazısında, bir internet (SESAR) sitesinde yer alan ve Başbakan Erdoğan'a sorular başlığı ile yayınlanan yazılara dikkat çekiyordu. Bu haberler gazete sayfalarına yansımasına rağmen cevap verilemeyişi de, olayı ilginç kılan gelişmeler arasına katıyordu. Erdoğan ve Mason ilişkisinin açıklandığı ve Erdoğan'ın AKP Genel İdare Kurulu'nda söylediği iddia edilen yazı özetle şöyle idi: "Tüm dünyadaki Yahudi lobilerinin ve Mason'ların desteğini aldık. Artık Türkiye'de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da Mason'ların kontrolünde.Tüm Paşalar Mason ya da Mason'ların kontrolünde! İsrail ile stratejik işbirliği yapıldığı için paşaları İsrail bağlantılarımız ile bağladık. Masonlar, Mason Locaları'nın kapatılmasının hesabını; Kemalizm'i, Atatürkçülüğü, Atatürk'ü Türkiye'den silerek, intikamlarını Atatürk'ten alacaklar. İshak Alaton, bana bu konuda teminat verdi."

Thursday, January 3, 2013

Başımızı yine MİT yaktı / Mehmet Bori

Sonu hayır olsun, 2013’e MİT-İmralı görüşmeleri gündemiyle başladık. Bu yemek yeniden ısıtıldığına göre perde arkasında Hükümeti sıkıştıran bir şeyler olmalı. Erdoğan’ı sıkıştıran şey Ergenekon ve Balyoz davalarının çökmesi olmasın? MİT-PKK görüşmeleri ile Ergenekon, Balyoz davalarının ne alakası var diye düşünebilirsiniz. Hatta konunun Turgut Özal’a yapılan başarısız suikast girişimi ile de ilgisi olabilir. AF VADİYLE TETİKÇİ OLARAK KULLANILANLAR Kartal Demirağ, 18 Haziran 1988 günü Ankara'da yapılan ANAP kongresinde kürsüde konuşan Başbakan Turgut Özal'a iki el ateş ederek başarısız bir suikast girişiminde bulunmuştu. Sağ olarak yakalanan Demirağ’ın sorgulamasında, suikast girişimi öncesinde Başbakanın eşi Semra Özal’a iki tehdit mektubu yazdığı anlaşıldı.

Demirağ mektuplarında, “ …milliyetçi mukaddesatçıların bir kısmı Türkiye'de, bir kısmı yurtdışında, bir kısmı hapishanelerde, bir kısmı da mezarda. Milliyetçiler, Tanrı'dan başka hiçbir şeyden korkmaz, tertemiz kanlarını bu vatan için akıttılar. Komünizme karşı set oldular. Eğer bizler olmasaydık, siz de olmayacaktınız… Bizden mezara giden kurtuldu, ya hapishanedekiler…” diyerek af çıkarılması konusunda tehditler savuruyordu. Demirağ olaydan yaklaşık 5 ay önce nasıl olduysa elini kolunu sallayarak hapishaneden kaçmış, bu süre zarfında hiç kimseye görünmemeyi başarmış, Başbakan’ın konuşma yaptığı özel güvenlik önlemleri alınan salona belinde her seferinde 2 mermiden sonra tutukluk yapan tabancasıyla ne hikmetse yine elini kolunu sallayarak girmişti. Sözün kısası şu ünlü “derin devlet” aftan başka çaresi olmayan birini tetikçi olarak kullanmıştı.

Şimdi günümüze gelelim. Ergenekon davasında 44 gizli tanık var, bunlardan sadece 31’i dinlendi. Gizli tanıkların profili iğrenç. Örneğin hem sanık, hem gizli tanık olan Yüksel Dilsiz 8 erkek çocuğa tecavüzden tutuklu. Bir diğer gizli tanık Şemdin Sakık. Gizli tanıkların hiçbirinin işledikleri suçlardan dolayı normal şartlarda hapisten çıkma ihtimalleri yok, onlar için tek kurtuluş yolu af. Anlaşılacağı üzere birileri gidip bu gizli tanıkları af vaadiyle ikna etmiş. OSLO GÖRÜŞMELERİNİN AÇIK ETTİĞİ TEZGÂH Şimdi gelelim Oslo görüşmelerine. MİT Müsteşar yardımcısı Afet Güneş pazarlıklar esnasında şunları söylüyor: “…Gerek devletin hazırlanmasında, gerek toplumun hazırlanmasında, gerek örgütün hazırlanmasında şu masada yürüttüğümüz çalışmaların çok büyük katkısı olmuştur...” Devlet ve toplumu neye hazırlıyorlar? PKK sorununun çözümüne... Peki, hazırlık adına neler yapmışlar bir göz atalım. 30 yıldır terörle mücadelenin bütün yükü askerlerin sırtındaydı; çok mücadele etmiş, çok şehit vermiş ve konunun otoritesi haline gelmişlerdi. Bu askerleri “Diyarbakır’ı BOP projesinin yıldızı yapma” fikrine ikna etmek mümkün değildi.

O halde bu projeye razı olmayacakların bir kısmı tasfiye edilerek, TSK baskı altına alınmalıydı. Aynı zamanda projeye Türk halkını da razı etmek gerekiyordu. Bu esnada Ordunun halkın gözündeki itibarı %90’ların üzerindeydi. Her iki tarafı projeye hazırlamak için seçilen yol SAM Amcanın tavsiyesiyle TSK’yı itibarsızlaştırmak oldu. Derken Ergenekon operasyonunun düğmesine basıldı. Yıllarca terörle mücadelede canını ortaya koymuş, özerklik vs gibi anlayışların ülkeyi bölünmeye götüreceğini düşünen subaylar zindanlara doldurulmaya başlandı. Karakol bahçeleri kazılarak PKK’lı kemikleri arandı. Verilen şehitler üzerinden komutanlara çeşitli davalar açılarak, halkın gözünde askerin terörle mücadelede başarışız olduğu imajı yaratılmaya çalışıldı. Diğer yandan bir Kürt devleti kurma peşinde olduğu düşünülen PKK’nın şahin kanadı, KCK operasyonlarıyla hapse atılmaya başlandı.

Yani “derin devlet”, her iki tarafın da şahinlerini temizliyordu; böylece siyasi karar için uygun ortamı hazırlamış oluyor, aynı zamanda bu süreçte halkın gözünde, “Hükümet hem terörle mücadelede başarısız darbeci askerleri temizliyor, vesayeti sonlandırıyor, hem de diğer yandan KCK operasyonlarıyla PKK’ya aman vermiyor” görüntüsü yaratılıyordu. Sürecin devamında PKK ile müzakereler tamamlanıp yeni anayasa yapılıp, “Diyarbakır BOP’un yıldızı yapıldıktan sonra” Apo’ya da verilen sözü tutmak adına bir af çıkarılacak, böylece sistemden tasfiye edilmiş asker, bürokrat, siyasetçi ve aydınların da daha fazla acı çekmesi önlenecekti. Böylece Türk filmi mutlu sona erecekti. İşte bizim “süper zeki” istihbaratçılarımızın planı buydu. BİZİM ZEKİ İSTİHBARATÇILAR KENDİ KAZDIKLARI KUYUYA DÜŞTÜLER Bizim zeki istihbaratçılar, bu işin yüksek rütbeli birkaç emekli general ve PKK ile mücadelede adı şaibeye karışmış birkaç subayla halledileceğini hesaplamıştı. Ancak kendisine ihale verilen Cemaat, bunu fırsata çevirerek TSK’da kadrolaşmasını tamamlama işine koyuldu. Balyoz, Fuhuş, Casusluk gibi davalarla yüzlerce subayı tasfiye edilmeye başlayınca işin rengi değişmeye başladı. Hükümet panik halinde özel yetkili mahkemeleri kaldırma kararı aldı; ancak mevcut davaları elinden almaya gücü yetmedi.

Arkasından MİT Müsteşarı üzerinden Başbakana operasyon yapılmaya çalışıldı, Başbakan kendini ancak MİT yasası diye bilinen hukuki düzenlemeyle koruma altına alabildi. Bizim süper zeki istihbaratçılar bu plan yüzünden yüzlerce mağdur insan ile birlikte, kendi elleriyle TSK’da kadrolaşmasını tamamlayarak gelecekte darbe yapma potansiyeline sahip, yeni bir Gladyo yaratmışlardı. İşin kötüsü bu yeni Gladyo ile mücadele edecek güçleri de yoktu. Çünkü yukarıda anlattığımız operasyonu onaylayanın kim olduğu belgeleriyle Cemaatin elindeydi. Cemaatin yaptıklarının MİT’in başbakan kanadının elinde olması bu anlamda hiçbir şey ifade etmiyordu. Hepsinden daha kötüsü, her iki tarafın belgeleri de SAM Amcanın elindeydi. SAM Amcanın planı hatasız işlemiş, bizimkilerin burnuna halka takmayı başarmıştı. Şimdi Suriye’ye saldır, saldırıyorlar; anayasayı değiştir, tamam; füze kalkanı başım üstüne; Patriot, o da olur; İsrail’in NATO üyeliğine giden yolda sorun çıkarma, eyvallah ağabey, Apo’ya Bodrumda tatil, oda olur inşallah. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın bahsettiği “entegre strateji” budur işte. Türkiye bu hükümetten kurtulmadıkça burnuna takılan halkadan kurtulamayacaktır. Tayyip Erdoğan’a güle güle demeden bu açmazdan çıkma ihtimali yoktur. Türkiye’nin en büyük sorunu başta siyasetçi ve istihbaratçı olmak üzere devlet adamı yetiştirememektir. Bu sorun devam ederse Türkiye’nin önümüzdeki yüzyılda varlığını sürdürmesi mümkün değildir.

Mehmet Bori 03 Ocak 2013 ulusalkanal.com.tr

Saturday, December 29, 2012

Batan gemiden manzaralar : Yaşasın Hürriyet Kızları Özel. Yalçın Küçük. 25 aralık 2012 Aydınlık Gazetesi

Hürriyet’in kızları Galiba normal olmayan benim, hiç kimse merak etmiyordu, ben ise duramıyordum, Zaman Gazetesi, her Pazartesi, günlük gazete tirajlarını yayınlıyordu, açıklama yapmadı ve birden kesti, cevapsız sorular düzüyordum. En çok, artık tirajların hızla düştüğünü saklamak için gazetelerin izin vermedikleri hipotezi üzerinde duruyordum. Yanıldım, iki veya üç hafta sonra tekrar başladılar. Doğru çıktım, Hürriyet’in tirajını elli bir kadar artırmışlar, artırmak için bir kesinti gerekiyordu, yaptılar. Hilton ve Hacı Aydın Doğan, Fethullah Gülen ile “iyi” anlaşmaktadır. Normal, hem “Hilton” ve hem Hacı’dır. Anlaşırlar. Hürriyet’in önlenemez düşüşü Kesintiden önce dört yüz binin altına inmişti, “trend”, yakında Sözcü’nün Hürriyet’i geçeceğini gösteriyordu. Bir sıçratma arası verdiler ama önleyemezler. Artık matbuattan çekilme zamanıdır. Bir Posta’sı var, gazete okumayanlar için çıkarılan bir gazetedir. Bir Radikal’i var, aslında günlük bir tek nüsha çıkıyor ve Fethullah Gülen’e takdim edildiğini sanıyorum. Bu usulü biliyoruz, Lenin hasta yatağından, Stalin’i eleştiren bir yazı göndermişti, Stalin, Pravda’nın tek nüsha çıkarılmasını önermişti, Lenin’e gönderilmek üzeredir. Geriye kalanları, devlet dairelerine satarlar ve biraz da satışla oynarlar. Neden oynamasınlar, Radikal’in başında, Gülen’in Can’ı var ve Can’ın eşi Elif Hanım, roman okumayanlara roman yazmaktadır. İdare ediyorlar, Elif Şafak’ın arada bir doğru cümle kurduğu dahi görülmektedir. Haberlerden anlıyoruz. Esnaf Hilton Doğan Hilton Doğan esnaflığı biliyor, Hürriyet’in birinci ve başka birkaç sayfasını satmış durumdadır. İç ve orta sayfalar eski gazetecilerde, her gün iki ayrı gazete olarak çıkmaktadır. Bu sayfayı, ilk sayfayı görebiliyorum, tam magazin ve tam kızlar sayfasıdır. Buralar, Tayyip Erdoğan Partisi’ne aittir. Yazılar ve daha doğrusu mülakatlar, dışişleri ve başbakanlık tarafından düzenleniyor ve aşikardır. Bunun geçmişi var. Selim Sarper’in Basın Yayın Umum Müdürlüğü zamanında, tek parti dönemi, müseccel siyonisttir, 27 Mayıs 1960 yılında dışişleri bakanı oldu, bazen başyazılar da Ankara’dan geliyordu. Hilton Doğan’ın yeni keşfi, Cansu Çamlıbel de merkezi bir hanımdır, Barzani ve Washington’da merkezi irtibatı vardır, demek istiyorum. Önümde 10 Aralık sayısı duruyor, “Mesud Barzani’nin sağ kolu Fuad Hüseyin” ile mülakat yapıyor, “yap demişler” yapıyor. Yaptıkları hep böyledir, kim bunlar ve nasıl buluyorlar; öyle bir sorunumuz yok, bir memure’dir. Kürt kökenli olması ihtimalini de sarf-ı nazar etmiyorum. Cansu’yu birinci sayfa “güzeli” seçiyorum. Hilton’un kızları Altında Demet Cengiz Hanım’ı görüyoruz, Egemen Bağış ile konuşuyor, “konuş” demişler, konuşması normaldir. Bağış, bilmediği iki nokta üzerindedir, “güzel” ve “İstanbul”, teşekkür ediyorum. Siirtli, ömrünü New York’ta Yahudi Yüksek Okulu ve mahallesinde geçirdi, bir bar-restoranı vardı, boş zamanlarında Beyaz Saray’a Türkçe tercümanlık yapardı. Güzel, tercüman olmak için yemin şarttır ve bunlara “yeminli tercüman” diyoruz. Tercümelerinin durmuş olmasını diliyoruz, çok yorucudur. *** Biraz aşağıda Banu Tuna görünüyor, buradan, Hilton Doğan’ın “hacı” olduktan sonra kendisini feminizme vurduğunu anlıyoruz. Gerçi feminizminin kökü eskidir; çocuklarının dördünün de kız olmasından çıkarıyoruz. Kutluyoruz. Bitti, diğer sayfaları okumadığım için bilmiyorum, “Yaşasın Hürriyet Kızları” diyorum, bize hürriyetimizi veriyorlar. Ölüm ilanları Yalnız, eksik söyledim, artık Hilton Doğan’ın hiçbir gazetesine, Milliyet dahil, dokunmuyorum. Koğuş’a geliyor, Fatih Hoca hepsini okuyor, masada duruyorlar; ben “okur-yazar” olmadığım için, “yazarım”, temas etmiyorum, yakın zamanda Milliyet ve Hürriyet ile de temasımı kesmiş haldeyim. Fakat, ölüm ilanlarından vazgeçemiyorum, kitap üzerinde çalışıyorum, tek kaynaktır, yakında tamamlanacak ve batan geminin kızlarına veda edeceğim, yakın ve belki yarından da yakındır. *** Hazine değerinde iki ilanımız var. Sizlerle “faire-part” etmek istiyorum, ölüm ilanları Fransa’da da caridir, aile “faire-part” eder, kısadır, “bildiririz” demektir. Bizde ise bir dilbimez, sans numero’yu “yüz numara” olarak dilimize sokmuştu, yine bir başka cahil buna “paylaşmak” deyiverdi. Çok da işimize geliyor, gelir dağılımının dibe vurduğu bir dönemde, şimdi herkes her zaman paylaşıyorlar. Cahillik diyorum. Şeflik töreni Birinde, “Çikvaşvili” geçiyor, İyusif Jukaşvili’yi andırıyor, Gürcü adı, ailenin bir kolu demek Gürcü, bunu görüyoruz. Bir de “Mansur” okuyoruz, çok çok önemli bir soyadı bulmuş oluyorum. Mansur mu, bilmiyor muyuz, Cem Mansur’u nasıl bilmeyiz, Danyal Yurdatapan Paşa’nın kızı, aşırı Cumhuriyet düşmanı Lale Mansur’un tele-kocasıdır, telefon ve televizyon evliliklerine bu adı veriyorum. Bir gün Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konseri vardı, konser seyircilerini bilirim, Temren’le her Cuma kaçırmazdık, değişmişti, Fatma Mansur dahi vardı. Odtü’den Hoca arkadaşımız, Cem’in halası, babası Ali Mansur’du, Doğan Avcıoğlu’nun yakını, tanışmıştım, solcu idi ve bu konser ile “Mühendis Oğlumuz” Cem artık şef oluyordu. Çok mühim kalabalık olmuştu, Fatma’nın kocası, adını vermiyorum, arkadaşımız, ben bu işlere başlamamıştım, “Yalçın New York’a ilk gittiğimizde, New York’un en büyük Yahudileri karşıladılar” demişti. Arabi köklü bu sözcük, Yahudilik’te çok önemli bir aileye işaret ediyor; Londra’da şeflik de Mansur hakkıdır. *** İkinci modern mezar taşına geçebilir miyim, “Gazaz” altında “Kazes” olması çok değerlidir; Yahudilik “diaspora” ile de tarif edildiğinden telaffuz farkları çoktur ve kaçınılmaz buluyoruz. Galiba bizim lisedendi, bir Ali Kazaz vardı, basketçi, hatırlamış oluyoruz. Tabii, manken Kazes veya Kazaz’ı da biliyoruz, Ertuğrul Özkök ile mi, “juri” olmuşlardı, şöhretlerine şöhret kattılar. Umarım yanılmıyorumdur; burada google vermiyorlar. Bu sözcük de, “Mansur” misli Arabi kökenlidir, amma Yahudiler ve oradan da Sabetayistler taşıyorlar. Soyadı iki şekilde taşınıyor, “İpekçi” ve “Kazes”, bu ikincisi de ipek ticareti yapan anlamındadır. “Kazes” soyadından Antep’te hala çok olmalıdır ve bir bölümünü, Sabetayist değil kripto-Yahudi olarak teşhis ediyoruz. Antep’te Yahudiler çoktular ve mahalleleri hâlâ durmaktadır. Sona geliyoruz. Tevratik isimler Tabii “İpekçi” dendiğinde Şmail Cem İpekçi’yi unutamayız; İbrani “Şlomo” sözcüğünü, biz iki karşılığı ile kullanıyoruz. Birisi “Süleyman” veya “Solimon”, Arabi’den okuyoruz ve diğeri Cem’dir, çok eski Farsça’dan ithal ediyoruz. Atamanoğlu Mehmet oğluna bu adı İran’dan getirmişti. Bu arada Şmail, İbrani olmakla sevmezler, adlarının birisinin Tevratik olması şarttır ve burada “Cem” uygun düşmektedir. Görülüyor, Cem Mansur, İbraniler için Şlomo Mansur’dur ve tam bir “fit” diyebiliyoruz. İlanda bir de “Metin” görülüyor, “Ebiri” karşılığı çokça taşıyoruz, “Üstün”, Faik ile yer değiştirebiliyorlar, “Çetin” manası belirgindir, “Erol” daha çok Yahudiler’e aittir, bitirmiş oluyorum. İsimlerimiz bunlar amma tek başına belirleyici sayamıyorum. Kim kiminle: Kelebek Yalnız son olarak şunu da eklemek istiyorum, bu araştırmayı bitirinceye kadar “Kelebek” okumak da zorunluluk oluyor. Çünkü geliştirdiğim disiplinde, isimler yeterli olmaktan uzaktır; cinsel ilişki ise daha çok önemlidir. Sabetayistler için Türk-Müslüman ile cinsel ilişki günahtır ve evlenmeyi ise hiç düşünmezler. Kelebek’e gelince, önemli ölçüde “kim kiminle” haberini veriyor, bilimsel değeri büyüktür. Zavallılar partner sıkıntısı çekiyorlar, Atina çok yakın, Hıristiyanlar ile serbesttir, dizicilerimiz, bu arada, ihtiyaçlarının bir bölümünü Yunanistan’dan karşılıyorlar. Bunları takip ediyorum. Manken Kazaz, bir Yunana kavuşunca, çok büyük ihtimalle Sabetayist diyebiliyoruz, kıtlıktan kurtulmasına seviniyoruz. Yunanistan ile dostluğumuzu arttırıyorum. Bilim yolunda Mizrahi çok değerli bir sözcüktür, her dilde bu şekilde kullanılabiliyor, sırasıyla, Yahudi, “Irak Yahudisi” ve “doğulu” anlamları var. Sözcük anlamı “doğulu” demektir ve Kenan Doğulu’ya işaret etmektedir. Beren asıl yazılışı, “Berendt”, daha çok Macar Yahudileri’ni gösteriyor, Ebru Şallı’nın oğlu da “Beren”, biliyoruz. Küçük Beren’in babası “Harun” ve dedesi “Oral” olmalıdır; işte bilim budur. Bizde “Saat” soyadı olmaz, “Saatçı” veya “Saatçıyan” varlar, “Saad” uygundur ve Saat, bozmadır. Yapıyorlar. Yalnız Beren Saat ve Kenan Doğulu birbirine çok uymaktadır. Ne yapacaklar, Atina’ya mı gidecekler, demek ki birliktelik bir zorunluluktur. Bitirdim, sağolasın Hacı Hilton Aydın diyorum. Sağolsunlar, batan geminin kızları ve sayelerinde bilim yapıyoruz.

Monday, December 17, 2012

ŞİKE OPERASYONUNU DEŞİFRE ETTİĞMİZ GİBİ BUNU DA EVVELDEN AÇIKLIYORUZ. AÇIKLIYORUZ... ERGENEKON DAVASI BİTMİŞTİR. İŞARET FİŞEĞİ "MUSTAFA" NIN FİLMCİSİ CAN DÜNDAR TARAFINDAN VERİLMİŞTİR.

Hava döndü Can Dündar Mazhar Alanson, New York dönüşü yazmıştı: “5 dakkada değişir bütün işler” diye... Ben de dört gün Fransa’daydım; döndüm ki ne göreyim: 5 dakkada değişmiş bütün işler... Hava dönmüş, rüzgar tersten esiyor. * * * Gazetelere bakınca gördüğüm şu: “Ergenekon büyük tehdit” diyenlerle “Ergenekon büyük palavra” diyenler, pek nadiren gözlenen bir fikir birliğiyle aynı teşhiste buluşmuş: “Ergenekon davası itibar kaybetti. Davaya destek azaldı, tepki çoğaldı. Psikolojik üstünlük, yargılananlara geçti.” Mesela Aydınlık’taki makalelerle, Radikal’dekiler, farklı pencerelerden aynı haberi veriyor: “Türkiye, yeni bir döneme giriyor.” * * * Ne oldu? Ne değişti? Rüzgar ne zaman terse döndü? Orada teşhisler farklı: Kimine göre Başbakan’ın Kürt sorununda milliyetçi dile ve askeri çözüme dönme temayülü, liberallerle son bağları da kesti. Kimine göre Ankara’daki 29 Ekim yürüyüşü havayı çevirdi. Barikatın yıkılışıyla, yenildiğini düşünen kitlelere özgüven geldi. Kimine göre ise Şemdin Sakık’ın ifadesi ile “Ergenekon’u itibarsızlaştırma operasyonu” zirve yaptı. Sakık’ın kendini deşifre etmesiyle, bütün gizli tanık ifadeleri çöpe gitti. Bazılarının dört elle sarıldığı “Özal zehirlendi” iddiasının tüm kurcalamalara rağmen fos çıkması da bir başka yenilgi oldu. Nihayet muhaliflerin kitlesel Silivri çıkartması ve ardından Ergenekon ve Balyoz davalarının kıvılcımını çakan Taraf’ın çöküşü, havanın dönüşünün son kanıtları olarak görüldü. * * * Radikal’de “eski Taraf’çı” Ümit İzmen, “Taraf’taki istifalar Türkiye’de bir dönemin sonuna işaret ediyor. İktidarın üzerinde durduğu zemin, hızla zayıflıyor” derken işin ekonomik boyutuna da değiniyor: “Büyüme hızı 2011’den beri sürekli düşüyor. Özel sektörde tüketim ve yatırım harcamaları daralıyor. Bu da AKP’nin dayandığı orta sınıf ve Anadolu sermayesi kolonlarında çatlamalar olduğunu gösteriyor. Duvarın ne zaman çökeceği belli değil, ama gidişat o yönde...” * * * Buradan nereye? “Yeni rüzgar” konusu hayli bulanık... Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk, Vatan’da Mine Şenocaklı’ya “Ergenekon, kanıtlanamamış bir darbe teşebbüsü davasıdır. Tek çözüm yolu aftır” diyor. Buna karşın mesela Murat Belge, Orhan Kemal Cengiz, Tarhan Erdem gibi kalemler, bir darbe tehlikesini dillendiriyor. Deniz Kuvvetleri’ndeki bir törende, eski subayların, Balyoz sanıklarının resmini taşıyan tişörtlerle öğrenciler arasına girip eylem yapmasını örnek veriyorlar. Maziye gömüldüğü düşünülen idam cezasından sonra, darbe ihtimali de “5 dakkada” yeniden gündeme dönüyor. * * * 2023, hatta 2071 planı yapanların kulakları çınlasın. “28 Şubat bin yıl sürer” diyenler gibi onlar da yanıldı. Böyle dinamik bir ülkede 2013’ü bile kestirmek imkansızdır. Ortama bakıp ne havaya zıplayın ne dibe çökün! Bugünkü puslu iklimde ihtiyaç, hem darbeci zihniyete hem iktidardaki tahakküme karşı olan demokratik güçlerin, sürece ağırlık koymasıdır. Yoksa? Cevabı, Mazhar’ın şarkısının devamında var: “5 dakkada değişir bütün işler / Bu işler, bazen adamı geriden şişler...”

Tuesday, June 7, 2011

Yalan Transfer Haberleri




Bu kadar da yalan atılmaz ki kardeşim. Türk halkını bilinçsizleştirip mankurtlaşma ve kara para aklama mekanı olan futbol sahalarında dönen masallara paralara bakın.