Thursday, May 30, 2013

Dünyanın en eski Tevrat’ı İtalya’da bulundu

Dünyanın en eski Tevrat’ı İtalya’da bulundu

İtalya’nın Bolonya şehrinde şimdiye kadar ortaya çıkarılanların en eskisi olduğu iddia edilen bir Tevrat bulundu

30 Mayıs 2013
Dünyanın en eski Tevrat’ı İtalya’da bulundu

Ancak, kuzu derisi üzerine yazılmış olan Tevrat’ın yaşı hakkında tarihçiler değişik görüşlere sahip.
 Bolonya Üniversitesi  tarihçileri  Tevrat’ın 17. yüzyıla ait olduğunu söylerken, üniversitenin  İbranice Tarihi Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Mauro Perani, bulunan tarihi eserin yazım şeklinde 12. yüzyıla ait kanıtlar olduğunu iddia ediyor.

Perani’ye göre kutsal kitabın içinde,  12.yüzyılda yaşamış Haham ve Filozof Moses Maimonides’in zamanında yasakladığı harfler ve işaretler var, dolayısı ile kitap 12. yüzyıla ait olabilir.
ABD ve İtalya’da tarihi esere yapılan karbon analizlerine göre bulunan Tevrat parşömeninin 12. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başları arası bir döneme ait olduğunu doğruluyor.
 Tarihçiler bulunan Tevrat’ın bugüne kadar çok iyi korunmuş nadir bir tarihi eser olduğunu söylüyorlar.
Şu ana kadar bulunan en eski Tevrat parşömeni 13. Yüzyıla aitti,
Ancak parşömen olmayan kitap şeklinde ciltlenmiş olarak bilinen en eski  Tevrat 1008 yılına ait ve Sen Petersburg’da bulunuyor.

Monday, May 13, 2013

Anlattığım "Örgüt" Bu Salonda Değil. Erol Mütercimler Ergenekon Davası Son Savunması. OdaTV


  • ODA TV

Anlattığım "örgüt" bu salonda değil

13.05.2013 04:51


Odatv olarak, “iddialar kadar savunmalar da önemlidir” şiarıyla Ergenekon davasında yapılan esas hakkında savunmalarını yayınlamaya devam ediyoruz.
İşte tutuksuz sanıklardan yazar Erol Mütercimler’in Ergenekon davasında yaptığı son savunmanın tam metni:
SAYIN BAŞKAN; SAYIN ÜYELER
İDDİANAME’ye karşı savunma yaparken özgeçmişimi sunduğum için müsaadenizle burada ifade etmeyeceğim. Ayrıca yine 30 Ocak 2012 tarihindeki savunmamda telefon irtibatım olduğu iddia edilen kişilerle nasıl tanıştığım, tanıştırıldığım ve bağım konusunda da uzun açıklamalar yapmış olmam nedeniyle bu hususa da yeniden girmeyeceğim. Fakat EK’ler bölümünde (EK-15) yer verilmiştir.
Mütalaa’da tarafıma isnat edilen suçlamaları paragraflara bölerek ve her bir paragrafı da A-B-C-D…. şeklinde harfleyerek yanıtlamayı uygun gördüm.
A) PARAGRAFINDA SÖYLENENLERE CEVABIMDIR:
Evet doğrudur; bilebildiğim kadarıyla, emekli general Memduh Ünlütürk’ten duyduğum, yani kulak tanıklığı ettiğim şekliyle, kuruluş tarihi tam belirtilmeyen ancak 1950’lerin başı ile ortalarında; kendi ifadesiyle faaliyetlerine son verişi de 1983 yılı olduğu ifade edilen bir yapılanmanın adının “Ergenekon” olduğunu medyada söyleyen ilk kişi benim.
Savcı beni şöyle suçluyor: Aydınlık dergisinde (5 Ocak 1997) ve Show TV’de (7 Ocak 1997)’deki söyleşilerinde söylemediğini yani “Ergenekon örgütünün dağıtıldığı tasfiye edildiği gibi bir anlatımı yok iken, sanık Ferit İlsever’in konuşmasından sonra tekrar söz alarak ‘1990’larda şekil değişikliğine gittiler. Ergenekon örgütü dağıtıldı. Haydar Saltıkların tasfiyesinden sonra bu örgüt gücünü yitirdi, bu da bir gerçek’ dediği…
Bu kısma cevabım: SAVCI’NIN “… tekrar söz alarak…”  ifadesi tamamen yanlış. Çünkü Ferit İlsever benden önce konuşmuştu; kendi konuşmamda doğrudan söyledim.
Benim söylediklerim ortada; bu konuda Yüce Mahkemenize İddianame’ye karşılık verdiğim savunma nedeniyle tutanaklarda da duruyor.
Acaba başkaları bu konuda ne söylemiş? Ergenekon nedir, ne zaman başlar, nereye kadar uzanır? Bu konuda bilgiler net mi; tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık mı? Bu kez de bunu görelim.
Bu sorunun yanıtını 1980 öncesinin ünlü ülkücü teorisyeni, şimdi günümüzün 63 kişilik ‘Âkil adamlar’ listesinde yer alan Radikal Gazetesi yazarı Avni Özgürel EK-3’teveriyor (Kaynak: Yeni Şafak Gazetesi, 19.01. 2009):
“ 1970’lere kadar Gladyo ya da resmi adıyla Seferberlik Tetkik Kurulu, devlet bünyesinde Sovyet tehdidine karşı oluşturulmuş Silahlı Kuvvetler bünyesinde bir yapıydı. Derin devlet dediğimiz oluşum ise 12 Mart dönemecinin ürünüdür. Muhtemelen MİT Müsteşarı Fuat Doğu’nun emri ya da bilgisi dahilindedir…”
Soru: Adı farklı olsa da devletin içinde bu tür oluşumlar var. Peki kimler yer almış?
Özgürel:“ Herkes. Asker, polis, yerli/yabancı istihbaratçı, diplomat! Bankacı, işadamı, siyasetçi, gazeteci, vardır bu organizasyonda. Yetmez, Ülkü Ocakları’ndan da, Dev-Sol’dan da grupları kontrol eder. 12 Mart döneminden itibaren, gerek sağ gerekse sol gençlik grupları içinde kurulmuş bağlantıları hazırdır zaten.”
Bugünün “akil adamı” Özgürel devam ediyor: “ bu oluşum bir katar gibidir, bir vagonda öğretim üyeleri, aydın insanlar,akil adamlar, bir vagonda….”
Gazeteci A.Özgürel hem “ülkücü” hem de “akil adam”; artık buna ne denir ki ! Takdir Yüce Mahkemenindir. 
Soru: 12 Eylül öncesi yaşanan siyasi istikrarsızlık, terör ortamı bu oluşumları besledi değil mi?
Özgürel: “Evet, bunlar Ermeni meselesi gibi, PKK gibi ortaya yeni çıkan dertlerle baş etmekte pekalâ kullanılabilirlerdi. Bu oluşumda Erkan Gürvit’in, Haydar Saltık Paşa’nınetkisi oldu. Denendi, ASALA’dan kurtaracaklardı.Türkiye’yi ama başaramadılar; verilen paralar kumarhanelerde, barda, pavyonda tüketildi.”
Buradaki dikkat çekici husus şudur: sözü edilen dönem 1970 ile 1980 arasıdır. Benim de 12 Mart döneminde işkencesiyle ünlü Ziverbey Köşkü’nün kurucusu olduğu iddia edilen emekli general Memduh Ünlütürk’ten duyduğum Ergenekon yapılanmasının 1983’te kaldırıldığıydı. Bu hususu savunmam sırasında 31 Ocak 2012 tarihinde anlatmıştım. Avni Özgürel’in anlattığıyla örtüşmektedir.
Yine dünkü Ülkücü bugünün yazarı M.Metin Kaplan EK-4’teşöyle diyor (Kaynak: ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ, 25 Temmuz 2011):
“ Ancak Memduh Ünlütürk de, Erol Mütercimler de önemli iki hususta yanılıyorlar. Kıbrıs’taki Ergenekon’u da Türkiye’deki ikinci nesil Ergenekon’u da ne Turgut Sunalp ne de Alparslan Türkeş kurmuş değildir!
Kıbrıs’taki Ergenekon’u, Seferberlik tetkik Kurulu Eski Başkanı Emekli Korgeneral Daniş Karabelen kurmuştur! Türkiye’deki ikinci nesil Ergenekon’u ise kimin kurduğu henüz belirlenememiştir! İkincisi Ergenekon 27 Mayıs’tan sonra değil,27 Temmuz 1958 tarihinde kurulmuştur!”
Size iki çok iddialı kişinin kamuoyuyla paylaştığı fikirlerinden örnek sundum. Anlatılanların tamamı 12 Eylül 1980 öncesine ait bilgi ve yorumlar. Şimdi biz neye inanacağız? Savcı da bendenizi psikolojik harekât planının parçası ve çelişki içinde olmakla suçluyor. EK’lerde sunduğum “belgelere” göre her iki kişi de bu konuda çok iddialılar, oysa ben yalnızca kulak tanığıyım.
B) PARAGRAFINDAKİ İDDİA :Savcılık bendenizi devamla şöyle suçluyor: “Duruşmada tanık olarak dinlenilen Can Dündar ve Celal Kazdağlı’nın sanık Erol Mütercimler’in Ergenekon örgütünün dağıtıldığı, tasfiye edildiği şeklindeki beyanlarını doğrulamadıkları…”
Bu suçlamaya cevabımdır:“Eğer duyduklarımı söylemeseydim kendimi inkâr ederdim; söylediklerimin arkasındayım, söylediklerimin arkasında durmasam da kendimi inkâr ederim. Bunu da kendime yakıştıramam şu anda… Ama, olmamış olana da olmuştur diyemem.
Her iki tanığın da ne söylediği beni gerçekten de hiç ilgilendirmiyor.Bir kez, benimle söyleşiyi yapan Celal Kazdağlı’ydı, Can Dündar’la bu süreçte karşı karşıya bile gelmedik. Program bant yayınıydı. Daha önceki Savunmamda “tapelerin” bazı kısımlarına da itiraz kaydı koymuştum. Ancak, anladığım kadarıyla Savcılar için çok değerli iki tanıktan söz edilmekte. Bu köşe yazısında Mütalaa’ya ağır eleştiri var.
Bu durumda Can Dündar’ın 09.04.2013 tarihli MİLLİYET gazetesinde (EK- 5) :“Madem güçlüsünüz, bu korku niye?”başlıklı yazısından bazı bölümleri sunuyorum:
“ Günlerdir “Ergenekon” davasının “Esas Hakkında Mütalaası”nı okuyorum.
2271 sayfa… Oku oku bitmiyor.
20 yerde adım geçiyor, örgütle ilgili ilk kitabı yazdığımızdan bahsediliyor.
“Ergenekon” kitabında adını koyduğumuz örgüt, davanın iddianamesinde de kitaptakine benzer ifadelerle suçlanıyor:
“Ergenekon terör örgütü en başta, ‘derin devlet’ ifadesi ile anılan, ülkemizde birçok kanlı eylemler gerçekleştiren, gerçekleştirdiği bu eylemlerle ciddi kriz,kargaşa, anarşi, terör ve güvensizlik ortamı oluşmasını amaçlayan ve bunu kısmen de olsa başararak ülkemizin gelişme ve kalkınmasının önünde engel olan bir örgüttür.”
İddianamenin üzerinden 4,5 yıl geçti, o arada birbiriyle alakasız 20 dosya birleştirildi, sonunda savcı müjdeyi verdi:
“Ergenekon’un varlığının sabit olduğu anlaşılmıştır.”
Ne beklersiniz?
Bizim kitapta yaptığımıza benzer bir tarihçe vermesini, örgütün dış bağlantılarını göstermesini, ne zaman,nasıl, nerede kurulduğunu ortaya sermesini, örgütün lider kadrosunu ve finans kaynaklarını belgelemesini değil mi?
Ama yok.
Kim kime telefonda Başbakan’ı kötülemiş, kimler hükümeti devirmeye niyet etmiş, bunlar var;ama örgütün lideri de yok, iddianamede bahsedilen “kanlı eylemleri”de…
Türkiye’yi darbeye sürükleyen 16 Mart, Balgat, Bahçelievler katliamları yok mesela; Doğan Öz, Abdi İpekçi, Kemal Türkler cinayetleri yok.
Öldürülen Kürt işadamları, yakılan köyler, faili meçhul cinayetler, derin devletin suikast işi verdiği tetikçiler yok.
Susurluk yok.
Bir tek faili belli Danıştay saldırısı var; o kadar…
Okudukça, “İnsanlar bu suçlamalardan mı yıllardır tutuklu tutuluyor” diye soruyorsunuz. 


Savcının muteber! kabul ettiği tanık Can Dündar devam ediyor:
“Mahkeme ne derse desin, bu dava vicdanlarda kaybedilmiştir.”
Beni çarpıştırmak amacıyla Savcılık Makamının öne sürdüğü değerli tanığı Can Dündar’ın yorumu bu şekilde.Takdir Yüce Mahkemenindir.
Ayrıca (C.Dündar) yazılarında beni nasıl tanıdığını da şöyle belirtiyor: MİLLİYET, 28 Ocak 2008, Can Dündar’ın “Ergenekon” başlıklı yazısında şunu söylüyor; “ Ergenekon’u… bu ismi ilk kez 12 Mart’ta ihtilalci deniz subayı Erol Mütercimler, Tümgeneral Memduh Ünlütürk’ten duymuştu.”(EK:6)
Ben o tarihte 17 yaşındaydım, subay da değildim.
Can Dündar ve Celal Kazdağlı imzalı “Ergenekon”(ilk baskısı 1997; İmge yayınevi, 14.baskı, 2008) adlı kitabın 87.sayfasında ise bu kezşöyle yazmışlar: “ …Olayın tanıklarından biri de o dönem askeri öğrenci olarak İstanbul Üniversitesinde okuyan Erol Mütercimler’di..”
Savcının muteber tanığı aynı yazar sözde benimle konuşmuş ama bir türlü bendenizin ne iş yaptığına karar verememiş. Söylediğinin ikisi de yanlış. Çünkü Can Dündar benimle bu süreçte hiç karşılaşmadı ki.
Ancak, Savcı, Can Dündar’ı ve Celal Kazdağlı’yı tanık göstererek beni yalancı çıkarmaya çabalamış.
Duruşmada tanık olarak dinlenen Can Dündar ve Celal Kazdağlı’nın, Erol Mütercimler’in Ergenekon örgütünün dağıtıldığı, tasfiye edildiği şeklindeki beyanlarını doğrulamadığını ileri süren İddia Makamının görüşü, Duruşmada geçerlik kazanamadığı görülmüştür.
Can Dündar ve Celal Kazdağlı’nın, duruşmada kendilerine sorulan örgütün dağıtıldığı, tasfiye edildiği konusunda Erol Mütercimler’in kendilerine bir şeyler söyleyip, söylemediği konusunda bilmiyorum şeklinde ZAPTA GEÇEN cevaplarının Erol Mütercimler’in beyanlarını doğrulamadığı şeklinde yorumlanması, dosya kapsamına ve tutanaklara yansıyan beyanlara bahse konu kişilere söylemem söz konusu olamaz. Böyle bir mecburiyetimde yoktur.
(C)PARAGRAFINDAKİ İDDİA:
Emekli generaller Kemal Kayacan ve Adnan Ersöz’ün Ergenekon örgütünün azmettirmesi ile 1991 ve 1992 yıllarında suikast sonucu öldürüldükleri ifadeleri ile Ergenekon örgütünün 1983 yılında dağıtılmış olduğu beyanları arasında açık bir çelişki ve duruşmasındaki savunmasında bu çelişkili durumu mantıklı bir şekilde izah edemediği…
BU İDDİAYA CEVABIMDIR:
Yukarıdaki şekliyle Savcılığın görüşü de dosya kapsamına ve beyanlarıma açıkça aykırıdır.
Mahkemeyi ne kadar ilgilendirir bilemiyorum ama Özellikle bir yanlışı düzelteyim. Kemal Kayacan komutanım general değil Oramiraldir ve Deniz Kuvvetleri Komutanıdır.
Savunmamda söylemiştim. Kemal Kayacan Amiralımın bende emeği çoktur; hakkını ödeyemem, özellikle denizcilik tarihimiz konusundaki çalışmalarımın ışığıdır. Kendisini manevi babam olarak görürüm. Duygu bağım çok yoğundur. Bu nedenle cinayetle ilgili yaptığım değerlendirme ve yorum tamamen bu psikolojiyle ilgilidir. Daha önceki Savunmamda da söylediğim gibi “benim de saçmalama hakkım var…” Bu hakkımı Savcı bile elimden alamaz!
Bir probleme çözüm arayışlarının yöntemi çizelge EK-7’ de verilmiştir. Buna göre; eğer veriler tamamen açık, tartışmasız ve üzerinde kuşkular yoksa herkesin itiraz edemeyeceği analizler yapılabilir. Hatta kimsenin itiraz edemeyeceği yorumlar da yapılabilir. Ve, senteze de ulaşılabilir. Ama burada ne yazık ki herşey çok kapalı. Eğer; çizelgede görüldüğü gibi ‘saçmalıklar, hatalar, yanıltmalar, engeller, yetersizlikler’ varsa, ya ‘spekülatif’ tezler sunmak; ya ‘komplo teorisi’ yazmak; ya da ‘akıl oyunu’ yapmak zorunda kalırsınız. İşte ben de bunu yapıyorum ve yaptım… İşin içine duygusallıkta karışınca bu durumda da bazen “saçmalayabiliyorsunuz”.
Duruşmada sorgum sırasında açıkça belirttiğim üzere Kemal Kayacan ile duygusal yakınlık nedeniyle ruh haletimin yarattığı sözcükleri söylememin ya da söyleyemeyişimin, çelişkili, mantıklı bir şekilde izah edememe şeklinde yorumlanması, insani açıdan son derece yanlış ve anlaşılmaz bir yorumdur.
Bu bağlamdan hareketle K.Kayacan Oramiralımızın kızı Fatoş Hataylı, öz babasına yapılan suikastle ilgili neler söylemiş kısaca dikkatlerinize sunmaktayım.
Birinci kaynak: 25.07. 1993 tarihli MİLLİYET Gazetesinde (EK- 8)“Babamı solcular öldürmedi.”
“ Yasadışı Dev-Sol militanlarının gerçekleştirdiği suikastin üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, sonuç alınamadığını belirten Fatoş Hataylı “ Neden babam hedef seçiliyor?” sorusunun yanıtını arıyor. Kemal Kayacan’ın öldürülmesi ile Kıbrıs Çıkarması arasında bağlantı kuran görüşlerle ilgili bir soruyu yanıtlayan Fatoş Hataylı şunları söyledi:
“ Kıbrıs çıkarması ile babamın öldürülmesi Temmuz ayının aynı günlerine denk geliyor. Ama şöyle bir şey var. Eğer bu bir intikam ise neden 18 yıl sonra alındı? Babamın öldürülmesinin Yunanistan’da büyük mutlulukla karşılanması şüphelerimi artırıyor. Suikastin, Kıbrısla bir bağlantısı olduğunu birçok subaylarımızdan işittim.”
Fatoş Hataylı, EP’nin (Ekonomi Politika Dergisi) “Dev-Sol örgütünün saldırıyı üstlenmesine, bu konuda yargılanan insanların bulunmasına ne diyorsunuz?” sorusu üzerine şöyle konuştu:
“Dev-Sol’un da intikamı olamaz. Ya da Dev-Sol bir yanlışlık yaptı bu işte. Babamın bu işlerle, örneğin işkenceyle bir ilgisi olmadığını biliyorum. Açık konuşuyorum sosyal demokrat bir adamın solcu bir grup tarafından vurulmasını imkânsız görüyorlar. Dış mihraklar mı, iç bölücü çeteler mi bilemiyorum. Her ne için yapıldıysa, ben babamın sevilen bir isim olmasından dolayı yapıldığına inanıyorum.”
Oysa ki Devlet, bu suikastın Dev-Sol tarafından işlendiğine karar verdi.
EK’te sunduğum Fatoş Hataylı’nın açıklamasından 10 yıl sonra ise 4 Ağustos 2003 tarihinde AKSİYON Dergisinden Faruk Mercan’a verdiği röportajda aynen şunu söylüyordu (EK-9):
“MİT SUİKASTİ BİLİYORDU”
“12 Mart 1971 döneminde, ihtilalci sol grupların her zaman sempati ile baktığı bir komutandı. Nitekim o dönemde ihtilalcilerle Mahir Çayan liderliğindeki Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu Cephesi arasındaki bağlantıyı sağlayan kişi olan Binbaşı İbrahim Keskin, 20 Mart 1996 günü Siyah Beyaz gazetesinde yayınlanan sözlerinde Oramiral Kemal Kayacan’ın Dev-Sol’un hedefi olmasını anlayamadığını şöyle belirtmekteydi: “ Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyicioğlu’nu sevmezdik. Onu aramızda istemiyorduk.Ama Kemal Kayacan’ı severdik. İstanbul’da Donanma Komutanı idi. Bizimle birlikteydik. Daha sonradan Dev-Sol tarafından öldürüldü. Kayacan, öz ve fikirde bizimle beraberdi. Dev-Sol neden onu hedef seçti, bunu anlamış değilim.”
“… Babamın ismi Dev-Sol’un yayınladığı ölüm listesinde yoktu.”
Soru:Teoman Koman ile görüştüğünüze göre, Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan olayı aydınlatmasını istediniz mi?
F.Hataylı:“Hayır, o da olaydan sonra pek görevde kalmadı zannedersem. Çünkü ben bekliyordum. Ben bu sürede beklerken her halde mahkeme ele alınmadı diye düşünüyordum. Sonra çok üst makamda birisine sordum. Bana dediler ki, ‘Mahkemeyi siz takip edeceksiniz. Siz avukat tutacaksınız.’ Dedim ki, nasıl olur, bana devletin haber vermesi gerekmiyor mu?... En sonunda baktım ki ben başka düşünüyorum, karar başka türlü. Biz hiçbir mahkemeye de çağrılmadık. Gidip de takip etmek çok zor…”
F.Mercan:Sanıklar yakalanamayınca takip de yapamazsınız…
Ülkücü Dünya Görüşü isimli Dergide 25 Temmuz 2011 tarihinde M.Metin Kaplan imzasıyla “Kemal Kayacan Suikasti” üstbaşlığıyla şöyle yazıyor (EK-4’e bakınız):
“ Suikasti, gazeteleri arayan kişi Dev-Sol adına üstlendiklerini açıkladı… Ve “Son günlerde artan işkence ve baskılardan dolayı Oramiral Kemal Kayacan’ın adı, Dev-Sol’un daha önce açıkladığı öldürülecek kişiler listesinde geçmiyordu… Üstelik Kemal Kayacan, Donanma Komutanı iken 12 Mart döneminde Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C ile temas halindeydi… Ve THKP-C ileri gelenleri Kemal Kayacan’ı, kendilerinden sayarlardı… Öyle ise Dev-Sol, Kemal Kayacan’ı neden ve niçin öldürmüştü?
Ne ise… Dev-Sol, emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk’ü olduğu gibi emekli Oramiral Kemal Kayacan’ı da Ergenekon’u deşifre ettiği için öldürdü!”
Bu beyan da Cumhuriyet Savcısının örgütün öldürdüğü şeklindeki beyan ve kabullerinin doğru olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Görüldüğü gibi Oramiral Kemal Kayacan’ın kızı da, Ülkücü bir yazar Metin Kaplan da; Fethullah Gülen Cemaati dergisi AKSİYON’un yazarı avukat Faruk Mercan da çelişki içindedir! Kimse mahkemenin kararından tatmin olmamışken, Oramiral’a bu denli minnet ve gönül borcu olan bendeniz konuşmasında çelişki var diye suçlanmaktayım. Bu hangi insaf ve vicdan ölçüsüyle bağdaşır!
Bu bakımdan bu kadar ŞÜPHE ve KARANLIKLAR İÇİNDE, ÇELİŞKİLERLE DOLU OLAYIN NET OLARAK ORTAYA KONULMADIĞI BİR GERÇEK İKEN, benim duygusal nedenlerle yer alan beyanlarımın çelişkili olduğu ve bu durumu mantıklı bir şekilde izah edemediğimin yorumu son derece yanlış bir yorumdur.
Sayın Başkan; Sayın Yargıçlar;
Analize analizle karşılık verilir. Hukuki metinle karşılık verilmez. Benim akademik özgürlüğüm bile Savcılar tarafından elimden alınıyor. Yargıtay içtihatlarına göre fikir açıklamalarında çelişki üzerinden ceza verilemez. Hem çelişki hem de şüphe tanık lehine değerlendirilir ilkesi tamamen göz ardı edilmiştir. Savcı çelişkinin hukuki tanımını yapmalıydı; Savcı, tamamen kendisini kaptırmış akademik kimlikle, yazar kimliği ile çelişki var açıklamasını yapmaya soyunmuş; bunu yapamaz. Olguları sıralıyorlar. Eğer olgular tarih sıralamasıyla yapılırsa gayet tabiî ki çelişki olur. Hele burada olduğu gibi, algı olgu yerine de konmuşsa, Mahkemenin vicdanına sığınmaktan başka yapacak hiçbir şey kalmıyor!
D) PARAGRAFINDAKİ İDDİAYA CEVABIMDIR
İddia makamı Ergenekon Hakkında Mütalaa’da;
“1997 yılından(kulak tanığı olarak anlattığım Ergenekon yapılanmasından) 2008 yılına kadar Ergenekon’dan hiç bahsetmediğimi…” ifade eden Savcı, bu nedenle neden konuşmadı diyerek beni suçlamaktadır! Bunu anlamış değilim. Neden?
Bir kişi niçin konuşmamış diye suçlanabilir mi? Bunun başka örneği var mıdır acaba?
Bilemiyorum.
2012 yılındaki Mahkemenizde yapmış olduğum savunmamda da söylediğimi bir kez daha yineliyorum; general Memduh Ünlütürk’ün anlatımlarında ciddi çelişkiler, tutarsızlıklar gördüğüm için bir daha konuşmadım. Ayrıca, duygularım da, bana bu konudan uzak dur dedi. Savcı tarafından bu nedenle suçlanıyorum.
Öte yandan soğuk savaş döneminin Ergenekon’u yani Türkiye Gladyo’sundan bana ne ki,Savcının suçlamasına hedef olduğum“anlatımlarımı kıymetten düşürme çabasına” gireyim. Tam tersine, bu örgütlenmenin ortaya çıkarılması için 1997’de konuştum ve ardından da sustum. Çünkü devletin unsurları parmağını bile oynatmadı.
E) PARAGRAFINA CEVABIMDIR;
Bana anlatılan Ergenekon adlı yapılanmanın başka deyimle “soğuk savaş döneminin Gladyo’sunun” deşifre olmasına çalışan kişi benim. Dergiye röportaj vermişim; Uluslar arası Susurluk Konferansında konuşmuşum; Show TV’de anlatmışım, daha ne yapsaydım. Buna rağmen Savcı, “…daha sonraki tutarsız açıklamalarıyla bilgi kirliliği oluşturma faaliyeti oluşturmayla …” suçluyor.
Asıl bundan daha tutarsız ne olabilir? Duyduğumu bana anlatıldığı kadarıyla üç farklı platformda söyleyen benim; üzerine ekleyerek bire bin katarak anlatsaydım, asıl o zaman “psikolojik harekât” planı parçası olurdum; asıl o zaman “bilgi kirliliği” yaratırdım. Kulak tanığı olduğum her neyse onu anlattım.
Savcılık tarafından Niye “Susurluk kazası” sonrası anlatıldı diye suçlanıyorum.
Birincisi; 1995 yılı 25 Mayısına kadar, Deniz Kuvvetlerinde subaydım; zaten konuşamazdım. Ardından yurtdışına gittim, iki yıla yakın Avustralya’da kaldım. Köklü dönüşüm 1997 yılıdır.
İkincisi; General Ünlütürk’ün bana anlattıkları bende bir yüktü. Susurluk olayı sonrası, Soğuk Savaş dönemi Gladyo’sunu anlatmak, ülkesinde demokrasinin yaratılmasına katkıda bulunmak benim gibi bir Kemalist aydının, entelektüelin boynunun borcudur. Ama, bugün bir düş kırıklığı içindeyim. Çünkü, Türkiye’de hiçbir makam, kulak tanığı olduğum örgütlenmenin ve o dönem cinayetlerin üstünü açma girişiminde bulunmadı.
Üçüncüsü; Susurluk olayı 1997 yılında olduğu için bu tarihte konuştum. Durup dururken anlatacak halim yoktu.
F) PARAGRAFINDAKİ İDDİAYA GELİNCE;
İşçi Partisindeki aramada bulunan ve MÜTERCİM (4.3.1997) başlıklı bir metinde yazılanlardan hareketle suçlanıyor oluşumu Mahkemenizin takdirine bırakıyorum.Bu konuyu Savcının sorusu üzerine 31.Ocak.2012 tarihindeki Savunmamda dile getirmiştim; kabul edilebilir bir şey değildir.
BENİM YAŞAMINI BİLDİĞİMİ TANIDIĞIM DOKTOR MEMDUH EREN’İN SUBAY OLDUĞUNU SÖYLEMEM AKIL TUTULMASINDAN BAŞKA BİR KELİME İLE İFADE EDİLEMEZ.
Savcı diyor ki; Erol Mütercimler’in düşüncelerine benziyor. Olabilir.
BİR ÖRNEK VEREYİM: Ben Kemalist’im, NATO Atatürkçüsü değilim. Bunu hep söyledim. İlk söylediğimde de 24 yaşındaydım. TSK’dan da Binbaşı rütbesinde 1995 yılında kendi isteğimle ayrıldım.Televizyonlarda, kitaplarında bunu açıkça dile getiren kişilerin başında geliyorum, bu husus sır değil ki.
Şimdi de size farklı bir örnek vereceğim; 9 Nisan 1994 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde Toktamış Ateş “Sorumluluk”(EK: 10)başlıklı makalesinin son bölümünde şunu yazmıştır:
“Erol Mütercimler çok sevdiğim bir öğrencimdir. Bir yandan Silahlı Kuvvetler’deki görevini yürütürken bir yandan da Uluslararası İlişkiler’de doktora çalışmalarını yürütür. Bu arada fırsat buldukça da özgün ve ciddi araştırmalar yapar ve yayınlar.
Yeni yayımlanmaya başlayan bir dergi geçenlerde, Erol’un ağzından bir şeyler yayımladı. Ancak ülke bütünlüğü, Güneydoğu sorunu ve Türk dış politikasıyla ilgili olarak, ‘karşı çıktığı’ ve kendince mücadele ettiği ne varsa, Erol’un ‘görüşü’ olarak yayımlandı. Ben de araya girdim. Düzelteceklerini söylediler, özür dilediler. Bugüne kadar ses çıkmadı. Ama zaten düzeltseler ne olur, düzeltmeseler ne olur? Kimilerinin kafasına bir soru işaretini soktular artık. Ne kadar büyük bir sorumsuzluk bu, ne kadar büyük bir cüret.”
Buradaki de farklı bir örnek. O günkü Genelkurmay Başkanlığı ya da Deniz Kuvvetleri Komutanlığının sorumluları basiretli davranıp Toktamış Ateş’in yazısını dikkate aldılar da mahkemeye verilmekten kurtuldum.
Demek ki Savcılık bu “yalan yazıları” görseydi kimbilir başıma neler gelirdi?
G) PARAGRAFINDAKİ İDDİAYA CEVABIMDIR
Adli anlamda örgütün deşifre edilmesinin zor olduğu
………………………………….. 
Şeklinde beyanların benimle hiçbir ilgisi olmayıp tamamen MÜTALAA’nın görüşüdür.
H) PARAGRAFINDAKİ İDDİAYA CEVABIMDIR
“HİÇ KONUŞMADIĞIM”
“HİÇ TANIMADIĞIM, YÜZÜNÜ GÖRMEDİĞİM”
“KONFERANS VE TV PROGRAMLARI NEDENİYLE TANIDIĞIM”
Kişilerle yaptığım konuşmaların örgütsel irtibat konuşmaları olarak değerlendirilmesi, akıl ve mantık kurallarına aykırı olduğu gibi, HAYATIN VE YAŞAMIN OLAĞAN AKIŞINA da açıkça aykırıdır.
Sözde Ergenekon Terör Örgütüne mensup pek çok kişiyle irtibat kurduğum şeklinde bir suçlamayla yüzyüzeyim.
Bu suçlamaya cevabımı EK-1’deşematik olarak verdim. İddianamedekiler yetmemiş olacak ki Mütalaa’da bile yeni 12 kişi uydurulmuştur. İddianame’ye konmuş olan çizelgeyi de EK-11’de veriyorum. Orada Erol Mütercimler yine Erol Mütercimler ile 47 kez konuşmuş görünüyor. Sonra vaz geçmişler Ercüment Ovalı ile 47 kez görüşme koymuşlar. Bu zorlamayla suçlu üretmeye dönük kanıtlar masaldan ibarettir. Bu yargılama sürecinde öğrendim ki, Yargıtay içtihatlarına göre, somut olay ve kanıtlarla desteklenmediği sürece tek başına telefon görüşmeleri kanıt kabul edilerek suçlanma nedeni olamaz.
Takdiri Yüce Mahkemenize bırakıyorum.
 I ) PARAGRAFINDAKİ İDDİAYA GÖRE;
 Savcılık, Susurluk Olayı, Danıştay eylemi, AK Partinin kapatılması davası, askeri darbe tartışmaları gibi her önemli olayda sözde örgütün propagandası için konuşmuş olduğum ileri sürülerek, bendeniz suçlanmaktayım.
İDDİAYA CEVAMDIR:
Daha önceki paragraflarda söylediklerimden dolayı suçlanırken, burada ise ülkenin politik gündemini, tarihini araştırmamı, sonuçlarını yazmamı, kamuoyuyla paylaşmamı, televizyon programı yapmayı, Savcılık Erol Mütercimler’e yasaklamıştır… Demek ki, ne söylersem örgüt suçuyla suçlanacağım… Her türlü kamusal faaliyetim Türkiye için “tehlike suçu” oluşturuyor, demektir.
Savcılık, bendenizin AKADEMİSYEN, ÖĞRETİM ÜYESİ, UZMAN, TELEVİZYON PROGRAMCISI, SENARYO YAZARLIĞI VE HATTA SİNEMA OYUNCULUĞU kimliklerimitamamen gözardı ederek, provokasyon yaratmaya dönük hiçbir birikimi olmayan sıradan birisi olarak, üstüne vazife olmayan konularda konuşan birisi gibi algı yaratma peşindedir. 35 yıllık öğretim üyesi,siyaset bilimi ve uluslar arası ilişkiler, Türk Devrimi Tarihi, siyasi ve ekonomik ideolojiler, siyasi düşünceler tarihi, stratejik düşünme, jeopolitik derslerini veren; yıllardır stratejik düşünme-akıl oyunu- komplo teorileri konularında kitaplar yazan bu adlarla televizyonprogramları yapan birisi olarak konuşma hakkını kendimde gördüm, görüyorum, görmeye devam edeceğim.
İnsanlık tarihi üç özgürlüğün elde edilmesi için milyonlarca insanın bu uğurda can verdiğini yazmaktadır. Bunlar; düşünme, düşündüğünü ifade etme ve inanç özgürlüğü mücadelesidir. Buradan geriye mi döneceğiz?Bu Mahkemenin tarihsel bir görevi de, İddia Makamına düşünmenin ve ifade özgürlüğünün kısıtlanamayacağını söylemektir.
Bir örgütün propagandasının nasıl, hangi araçlarla gerçekleştirildiği Yargıtay içtihatlarıyla ortaya konmuştur. Takdiri Yüce Mahkemenize bırakıyorum.
Savcının buradaki isnatı şu demektir; daha varlığı, eylemi, ispat edilemeyen örgütün varlığını kabul edin, söylediğime boyun eğin...Bu baskı kabul edilemez. Bu anlayışın Ortaçağ Engizisyon Mahkemelerinde kaldığını sanıyordum.
Eğer yaptığım tüm programların tümü incelenmiş olsa idi bu ileri sürülen görüş ve MÜTALAA’nın ne kadar yanlış ve gerçeklerden uzak olduğu açıkça görülürdü.
Son olarak şunu belirteyim: Savcıya göre yalnızca yukarıdaki konularda konuşmuşum gibi bir algı yaratılıyor. Oysa ben bilgi birikimim doğrultusunda ülkemin tüm sorunlarıyla ilgili konuşmaktayım. Buna bir örnek olarak, bugün “barış” ya da “çözüm süreci” olarak adlandırılan süreçle ilgili olarak 1998 yılında Milliyet gazetesine verdiğim röportajı EK-12’de sunmaktayım.
Takdir Yüce Mahkemenindir.
İ) PARAGRAFINDAKİ İDDİAYA CEVABIMDIR;
Hiçbir konferans ve programımda örgütün amaçları ve örgütle ilgili bir beyan ve kelime söz konusu olmadığı görülecektir.
Yine hiçbir programımı “sözde örgüte” tahsis ettiğim şeklindeki görüşü doğrulayacak bir beyan ve kelime söz konusu olamaz.
AYRICA ORTADA ERGENEKON ADLI BİR TERÖR ÖRGÜTÜ YOK Kİ.
Örgütsel anlamda yaşamım boyunca ve yaptığım program ve konferanslarda bir beyan ve düşüncem olmadığı açık bir gerçek iken örgütsel faaliyetin sürekliliği, çeşitliliği ve yoğunluğu şeklinde bir görüşün kabul edilebilir bir yanı olmadığı açıkça görülecektir.
TEORİK SPEKÜLASYON BENİM MESLEĞİM GEREĞİDİR YANİ BENİM AKADEMİSYEN, BİLİM ADAMLIĞIM VE UZMANLIĞIM GEREĞİDİR. BEN OYUNTEORİSİ KURMAK ZORUNDAYIM, BU DA STRATEJİNİN ÖZÜDÜR. Bu kadar yıldırmanüplasyon yapmadım yalnızca spekülatif tezler üretmeye çabaladım. Türkiye’de tüm cinayetlerin açıklanması ve çözüme ulaşılmasının kolaylaştırılması amacıyla model kurulabilir. Şimdi, tersinden bakalım; Savcılık İdaaname’de ve Mütalaa’da ortaya koyduğu olayları Ergenekon üzerine kurarak çözdüğüne Mahkemenizi inandırdığına kanaat yaratmaya çalışmaktadır, oysaki Gladyo’dan hiç söz etmeyerek bu olayların üzerinin örtülmesine zemin hazırlamıştır.
SONUÇ:
İdaaname’yi okuyunca Savcılık makamının benim uzmanlığımı çok ciddiye aldığını fark ettim. Anladığım kadarıyla, benim ağzımın içine bakıyor. Neyle suçluyor? Erol Mütercimler niye konuştun! Neyle suçluyor? Erol Mütercimler niye konuşmadın! Yani bir konuştum diye; bir konuşmadım diye suçlanıyorum.
Emekli general Memduh Ünlütürk’ün bana anlattığı, benim de bir kulak tanığı olarak 1997 yılında Aydınlık dergisinde, uluslararası Susurluk Konferansında ve Show Tv’de söylediğim “örgütü” bu salonda göremiyorum.
Eylemlerimden dolayı yargılanmıyorum. Araştırma alanlarındaki analizimden dolayı yargılatılıyorum. Analizlerde çelişkinin hangi madde ile cezalandırılacağı Anayasada, yasalarda belli midir? Nerede yazıyor?
Sayın Başkan; Sayın Yargıçlar;
Son sözüm şudur; Bu davada ciddi politik hesapların ortasına düştüm. Ne yazık ki, Türkiye’de bu tip davalar teknik bir süreç olarak hiç yürümedi, politik bir “veçhe” kazandı.
Bu İddianame ve Mütalaa, uygarlık tarihinin yarattığı hukuk gelişimini inkâr eden bir İddianamedir.
SAYIN YARGIÇLAR;
SON YILLARDA TÜRKİYE’DE HER ŞEY DEĞİŞTİRİLİYOR VE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR. HİÇ OLMAZSA SİZLER HUKUKA SAHİP ÇIKIN, HER ŞEY KAYBOLURKEN HUKUK KALSIN.
Savcı Zekeriya Öz,  “10 Şubat 2009’daki ikinci sorgumda Savcının vicdanı olmaz, yargıcın vicdanı olur!” demişti. Bunun ne anlama geldiğini MÜTALAA’yı okuduktan sonra artık daha net öğrendim.
Bu “sözde örgütün” merkez yapısında yokum, örgütsel bir eylemim yok, beni bu örgüte kimin dahil ettiği belli değil, hangi hücreye dahil olduğum söylenemiyor.
Bilgiyi kamuoyu ile paylaşmak nasıl olurda suçlanma nedeni olur!
Suçun kanıtlanması Savcının işiyken, suçsuz olduğunu kendin kanıtla deniyor.
BEN DE SUÇSUZLUĞUMUN KANITI OLARAK İDDİA EDİYORUM Kİ ORTADA BÖYLE BİR ÖRGÜT YOK.KANITI DA MAHKEMEDE 157 GİZLİ VE AÇIK TANIK DİNLENMİŞTİR; BİR TEK KİŞİ BİLE “ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜ” VARDIR DEMEMİŞTİR.
BENDENİZ, OLMAYAN BİR “TERÖR ÖRGÜTÜNE” ÜYE OLMAKTAN NASIL SUÇLANIP YARGILANIYORUM ŞAŞMAMAK ELDE DEĞİL! MAHKEMENİZİN VİCDANINA SIĞINMAKTAN BAŞKA BU DURUM NASIL SAVUNULUR Kİ!
ÖTE YANDAN, DEVLET KURUMLARI DA MAHKEMENİZİN TALEBİ ÜZERİNE GÖNDERDİKLERİ CEVABİ YAZILARDA ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜ VARDIR DEMEMİŞLERDİR. YANİ;EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI, MİT, JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI GÖNDERDİKLERİ YAZILARDA BÖYLE BİR ÖRGÜTÜN İZİNE RASTLAMADIKLARINI BEYAN ETMİŞLERDİR.
BU YAZILAR VE BELGELERDEN ÖRNEKLER EK-13 VE EK-14’TE SUNULMUŞTUR.
Sayın Başkan;
31 OCAK 2012 TARİHLİ DURUŞMADAKİ SAVUNMAM SIRASINDA, SİZ, BU MAHKEMEYE KİMSE BASKI YAPAMAZ, SİYASİLER EMİR VEREMEZ, HUKUKUN GEREĞİ NEYSE VİCDANIMIZLA ONU YAPACAĞIZ DEMİŞTİNİZ. HÂLÂ BUNUN BÖYLE OLDUĞUNA İNANCIMI DEVAM ETTİRMEK İSTİYORUM.
Sayın Yargıçlar;
Ben sizin hukuk teknisyeni değil; hukuk filozofu olduğunuzu düşünüyorum. BÖYLE OLMASI GEREKTİĞİNİ DİLİYORUM.Korkmadan, baskı altında kalmadan, vicdanınızın sesini dinleyerek Anayasanın 25. ve 26.maddesini referans alıp fikir özgürlüğünün savunucusu olacağınızı düşünüyorum. Hukuk tarihimize böyle geçmek isteyeceğinizi umut ediyorum. Yarın“Siyasi tarihimizde” torunlarınızın sizi nasıl okumalarını istiyorsanız kararınızı ona göre veriniz. Lütfen, düşünmenin, yazmanın suç unsuru olmadığını ifade ederek, bu İddianame’ye ve Mütalaa’ya rağmen vereceğiniz kararla artık çoğulcu demokrasinin önünü açınız.
Yüce Mahkemenizin hakkımda “mutlak beraat” vermesi talebiyle, ortada hiçbir suçum yokken neyi savunacağımın şaşkınlığı içinde savunmamı sonlandırıyorum.
Stratej, TV programcısı, yazar ve öğretim görevlisi kimliğimin değerlendirilmek suretiyle, MUTLAK BERAATIMA karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim.
EROL MÜTERCİMLER”
Odatv.com

Boston ve Reyhanlı/ Ergün Diler. Takvim Gazetesi


Boston ve Reyhanlı


  • Ergün Diler

Çeçen iki kardeşin Boston'da patlatılan bombalardan sorumlu olduğu iddia edilince saldırıyı şöyle açıklamıştım: "Parayı idare eden güç Amerika'yı (Seni bağımsızlığı kazandığın Boston'da vururuz!
Aklını başına al! Gücümüzü test etme. Ortadoğu'yu da dizayn etmeye kalkma)
diye uyardı."
Arkasından da "Boston'daki bombayla Kerkük'teki bomba aynı şeydir" demiştim!
Çünkü bir ayağı Amerika'da bulunan YAHUDİ PATRONLAR ve Avrupa'nın egemen güçleri bütün ulaşım kanallarını kontrol eden Washington'la savaş halinde! Karşımızda tek parça olmayan bir Amerika ve bununla mücadele eden Avrupa var! Kralların ve kraliçelerin de destek verdiği bu koalisyonun en büyük ortağı ise üretim canavarı ÇİN... Enerji koridorlarını savaş gücüyle kapatan ve kontrol eden Amerika bu koalisyona büyük zarar veriyor! Çünkü Amerika'yı kuran irade, enerjiyi ucuza alan Avrupa ve Çin'le başa çıkamayacağını düşünüyor. Washington, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ele geçirdiği üstünlüğü korumak için çırpınıyor!
Haritayı önünüze alıp baktığınızda Avrupa ve Çin'in buluştuğu nokta olarak TÜRKİYE'yi görürsünüz! Türkiye hem enerji yollarını BORULARLA Avrupa'ya taşıyabilecek hem de orada üretilen malları Afrika'ya aktarabilecek bir konumda! Bu nedenle tarifi mümkün olmayan iki dev gücün meydan muharebesi burada oluyor!
Bu nedenle 1940'lardan beri kendi halimize bırakılmıyoruz!
Darbeler, ekonomik krizler, IMF'ler, cuntalar hep bunun eseri! Bizi aldatmak, daha doğrusu ikna etmek için uydurulan ideolojilere bakmayın!
Hepsinin temelinde "Türkiye'yi kim kontrol edecek?" mücadelesi yatıyor! Türk'tük!
Devletimiz de milletimiz de Türk'tü! Ama ne hikmetse ülke bir türlü bize bırakılmıyordu!
Sadece bir yerlerde alınan kararları uygulamak bize düşüyordu! Türkiye'de mücadele amansız sürdüğü için Avrupa'nın derin güçleri ve Yahudi patronlar garanti oynayıp İsrail'i kurdu! Onların kitabında şansa yer yoktu!
Savaş gemileri ve füzeler bir süre hakimiyeti eksiksiz yerine getirse de BORU HATLARI ve karadan ulaşım imkanı Obama'yı oldukça zora soktu! Milyarlarca dolar harcayıp yüzdürdüğünüz uçak gemilerinin bir anlamı kalmayacaktı!
Avrupa-Çin aklını, birikimini kullansa da pazarlara ve enerjiye ulaşamıyordu!
Arap Baharı, ulaştıkları yerlerin de elden çıkmasıydı! Saddam, Kaddafi ve Mübarek hep bu ittifakın adamıydı!
Temel ortak nokta Amerikan karşıtlığıydı!
Bu cephe daha da genişlemek üzereyken Tunus'ta kıvılcım baş gösterdi! Bütün coğrafya yeni rollerin dağıtılacağı pozisyona getirildi! Şimdi iki dev güç arasında rol dağılımı kavgası var!
Geleceği belirleyecek kavgada Türkiye istemese de baş aktör!
İki taraf da Türkiye'yi yanına almak istiyor! Avrupa ve Çin, İran'a kadar getirdikleri yolları bu topraklar üzerinden Müslüman coğrafyasına ve Afrika'ya indirmek istiyor! Bu gerçekleştiği an Amerika 25 yılı bulmaz, yıkılır gider!
Çünkü nefes borusu kesilmiş olur ve milyarca dolar harcadığı jandarmalığının bir anlamı kalmaz!
ASALA, PKK, DHKP-C ya da Hizbullah gibi oluşumların temelinde bu iki güç var! Bazen imza Amerika'nın, bazen de altını çizdiğim koalisyonun olabiliyor!
Ama üçüncü biri yok!
Bu kesin!
Amerika, BUSH'la birlikte pabucun pahalı olduğunu gördü! Bu nedenle alternatif yolları kapamak için Afganistan'a kadar gitti! Irak'a girip böldü!
Ama sonuç istediği gibi olmadı. Çünkü bölgeyi bilen ve sözü geçen bir aktör yanında yoktu! Bunu anladılar ama çok pahalıya mal oldu! Şimdi elleri mahkum, Ankara'nın kapısını çaldılar! Onlar Ankara'ya gelirken KOALİSYON askerlere operasyon başlattı! Çünkü Türkiye'deki tabelaların çoğu Avrupa kökenliydi! Ekonomide bariz üstünlükleri vardı! Operasyonu tersine çevirmek için orduyu darbeye kışkırttılar! Silivri'ye doldurulan askerlerin bir kısmı bu nedenle içeride! Askerleri içeriye alarak Ankara'yı karıştırmayı ve hükümet-asker ilişkisini bozmayı düşündüler! Devletin iki temel taşı çatışırsa sonuç alacaklardı!
Daha önce almışlardı! Denediler ama bu kez olmadı! Acı çekilse de o oyuna gelinmedi!
PKK ile çözüm masaya gelince de sabırları taştı!
Türkiye sorunlarını halledip gönderiyorsa, o zaman başka sorunlar Türkiye'ye gelmeliydi!
Ufukta mezhep çatışması var!
Ne kadar hassas noktamız varsa kaşınacak! Terörle gelip içeriyi karıştıracaklar! En azından deneyecekler!
Ölen her insanımızın arkasından "Hükümet neden Esad'a bulaştı!" sözcüklerini duymak isteyecekler!
Hesapları bu!
Bu nedenle Boston'da patlatılan bomba ile Reyhanlı'daki aynı aklın ürünü!
Devam edecekler! Kimse durduğu yerde ölmeyi beklemez!
Bunlar da beklemeyecek! Ellerinden ne geliyorsa yapacaklar!
Benim üzüldüğüm Türkiye'nin değerini bizden çok daha iyi onların biliyor olması!
İspanya'da trene bomba konulduğunda yüzbinler sokağa döküldü!
Biz ise hala ayrı kamplardayız!
Oyunu görmek için herkese gözlük dağıtacak halimiz yok!
Unutmayın elimizi bile oynatmasak geleceklerdi! Hem de bölmek için! Şimdi oyunları bozulduğu ve Türkiye büyüyeceği için saldırıyorlar!
Her nimetin bir külfeti vardır!
Sabır ve akıl, Büyük Türkiye'nin ilacı... Avrupa, Ankara'ya verdiği önemi 60 yıldır kapıda bekleterek gösterdi! Şimdi Türkler onların bölgeye iniş kapısını yüzlerine kapatıyor!
Rövanş da diyebilirsiniz! "Hasta Adam"ın bunu yapması gururlarını kırdı!
Ölmesini bekledikleri bir ülkenin GERİ DÖNÜŞÜ şaşırttı!
Olan biten bu!
Esad mı!
Onun hiçbir şeyden haberi yok! Yoksa çoktan faturayı öderdi!
Sahi kardeşi Mahir vardı?
Nerede acaba?

Monday, April 22, 2013

Derin Savaş! / Ergun Diler / Takvim Gazetesi

Derin Savaş!

Cumartesi günü yazımı şu notla tamamlamıştım: Obama'yı BAŞKAN yapan gücün Ortadoğu hesapları bozulmalıydı! Bu da MÜSLÜMAN birinin Amerikalılar'ı öldürmesiyle olabilirdi! Obama'ya olan halk desteğinin kaybolması için böyle bir eylem şarttı! Ulusal Amerika'yı köşeye sıkıştıran güç, sahibi olduğu gazete ve televizyonlardan "Siz ismi HÜSEYİN olan birini Başkan yaptınız! Amacınız Ortadoğu'yu değiştirmekti. Gördünüz mü Müslümanlar'a destek veren başkanınızın düştüğü hali!" diyerek politikaları değiştirmeye zorluyor! Zaten bombacıları seçen de onlar! Bombacının Türkiye'den geçmiş olması, Obama'nın Ankara'ya olan desteğini geri çekmesi için yapılan bir şantaj! Timurlenk öldürüldü! İster misiniz küçük kardeş Cahar da konuşamadan öldürülsün! Aynen böyle oldu! Bu senaryonun gerçekleşmesi için bir gün yetti! Cahar isimli küçük terörist de ağır yaralı olarak ele geçirildi!

Binlerce kişinin izlediği BOSTON Maratonu'nda basına verilen iki gencin fotoğrafı, onların bombacı olmasına yetmişti! 2 Çeçen gençle ilgili hiçbir şey bilmediğimiz halde tüm dünya beyaz ve siyah şapka takan iki Çeçen'in bombacı olduğuna hükmetmişti! "NEDEN" sorusunu soran yoktu. 11 Eylül saldırılarından sonra o Arap gençlerinin İKİZ KULELERİ vurduğuna inanmadık mı! Bu İslamcı teröristler de çok oluyor denilmedi mi! Birileri bu saldırıların üstünde sörf yapıp "En büyük tehlike İslam" sözleriyle son noktayı koymadı mı! Zihinlerde Müslüman eşittir terörist algısı oluşmadı mı! Aslında adamlar yıllardır aynı taktikle mücadele ediyordu! Biz de her defasında bu oyuna düşüyorduk...

Turgut Özal, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Eşref Bitlis, Cem Ersever gibi onlarca insanımız ortadan kaldırıldı! Hiçbirinin neden öldürüldüğünü öğrenemedik! "Bir tuğla çekersek altında kalırız" sözleriyle bilmediğimiz, tanımadığımız bir yapıya gönderme yapıldı! Devleti temsil eden insanlar bir şeylerden korkuyor, üstüne gidemiyordu! Bu neydi? Nasıl bir yapıydı? Geçtiğimiz hafta izlediğim belgeseli iki satırla geçiştirmiştim. Ama biraz açmak lazım. Sonuçta o fotoğraf bütün devletlerin bilinmeyen ve görülmeyen gerçeğidir! Anlatayım... Rusya Devlet Başkanı Putin, göreve geldikten sonra devleti değiştirmek için düğmeye bastı. Aslında kararı alan devletti! Nasıl komünizm bir gecede gittiyse şimdi de başka şeyler olacaktı! Ama uygulayacak olan isim oydu!

Danışmanlarına "Oligarklarla görüşmek istiyorum" emri verdi. Danışmanları haklı olarak "Gizli ve basından uzak yapılsın" teklifi getirdi. Ama Putin tam tersine toplantının duyulmasını istiyordu. Çünkü amacı değişimin başladığını göstermekti! Öyle de oldu! Kameraların ışığında petrolden gaza, nikelden finansa kadar ülke kaynaklarını kontrol eden ne kadar DEV İSİM varsa masanın başındaydı! Toplantıya katılanların ZENGİNLİĞİ dünyadaki birçok devletten daha fazlaydı! Putin, kısa ve net konuştu: Bu toplantı için uzun zamandır çalışıyordum. Bugün olması tesadüf değil. Sizler bu ülkenin kaderine hükmettiniz! Beni de seçen sizsiniz! Ama artık bir yol ayırımındayız. Devlete hükmetmekten vazgeçeceksiniz. Ya işinizle meşgul olacaksınız ya da karşınızda savcıları bulacaksınız.

Karar sizin... YUKOS'un sahibi bu toplantı için "Köpekler kavga etmeye başlamadan önce birbirlerini koklar, ondan sonra da kavgaya tutuşurlar" benzetmesi yapıyordu! İçeri alınan medya devi GUSİNSKY, bir gecenin sonunda televizyonları satmaya razı olup özgürlüğünü kurtarıyordu! Oligarklar mesajı almalarına rağmen yine de bildikleri yoldan gitmeyi tercih ettiler! Devletteki adamlarıyla elele yürümeyi istediler! İşte bu, büyük tasfiyeyi getirdi! Gidenler dünya Musevi sermayesi ile iç içe olan isimlerdi! Yeni oligarklar içinde Musevi kökenli isimler olsa da hepsi KREMLİN'e bağlıydı! Putin, bütün sermayeyi millileştirmiş, ülkesini PARA operasyonlarına kapalı bir hale getirmişti! Tabii bunu karşılığında birçok TERÖR eylemi ile karşılaşmıştı! Savaş PARA için yapılırken yorumlar başka değerler üzerinden ilerliyordu!

Oysa tarihte, DİN, DEMOKRASİ ya da HUKUK gibi değerler adına savaş yapıldığını gören yoktu! İnsanları sürükleyecek kavramlar, motifler kullanılır, kitlelerin motivasyonu tavan yaptırılır ancak gerçek gizlenirdi! Çünkü devletler çıkarları peşinden koşan yapılardı! PARA tek gerçekti! Ama sahnede gördüğümüz figüranlar bizi oyalıyordu! Tıpkı iki Çeçen genç gibi! PARA için savaşan güçler birbirine mesaj vermek zorundaydı! Bu bazen Arap, bazen Çeçen, bazen de bir Afrikalı olurdu! Kullanılan figürler nereye aitse orada kesinlikle kapanmayan bir hesap vardı! 11 Eylül'den sonra DEMOKRASİ adına Irak'a gelinmedi mi? Afganistan'a gidilmedi mi? Müslüman coğrafyası yeniden paylaştırılacaktı! Bu yüzden saldıranların MÜSLÜMAN olması gerekiyordu! Clinton'la birlikte Amerika bir bütün olarak Avrupa ile yol almaya çalıştı! Ama Amerika'nın bir bölümü bu ilişkiyi istemiyor, "Partnerimiz Ruslar olsun" diye bastırıyordu! Çünkü Ruslar'ın madenlerinden ve ordusundan başka bir gücü yoktu! Ama Avrupa medeniyet kurabilen, imparatorluklar yaratabilen bir coğrafyaydı! Tehlikeliydi yani! Bu nedenle Clinton'un sağ kolu AL GORE mahkeme kararıyla MAĞLUP sayıldı, yerine BUSH geldi! Avrupa ile el sıkışan ekip bertaraf edildi!

İşte Çeçen gençleri kullanan yapı Clinton'dan sonra kenara itilen güçtü! Avrupa ile sıkı bağları vardı! Bush'un politikaları Obama ile kabuk değiştirip devam ediyordu! Bunun sonucunda Müslüman coğrafyası Obama'nın tasfiye ettiği bu güce kapanacaktı! Putin'in oligarkları masa başına toplayıp yaptığını, Obama'nın Amerikası, Ortadoğu'daki nefes borularını keserek yapmaya çalışıyordu! Bu çatışma kendini BOSTON'da gösteriyor, Müslüman gençler kullanılarak "Milyonlarca genci karşınıza dikeriz. Amerika olarak bir adım daha atamazsınız" mesajı veriliyordu! Yani savaşın sebebi iyine PARAYDI! Türkiye'deki onca suikastın sebebi de bu iki gücün çatışmasıydı! Ortadoğu'da etkin olmamızı isteyen güç LAİKLİĞİ SAVUNAN isimleri ortadan kaldırıyor, diğeri de Özal gibi bölgeye inmeye çalışan AKILLARI yok ediyordu! Ama biz her olup bitene laik, sağ, sol, milliyetçi gibi içi boş şablonlarla bakıyorduk! Fotoğrafı doğru okuyamıyor verilen mesajları sağlıklı bir akıl süzgecinden geçiremiyorduk! PKK ve Kürt meselesi de bu hesaba dahildi! Şimdi de BÖLÜNME korkusu nedeniyle sağlıklı tartışmalardan uzak kalıyoruz. Evet bölünme korkusu kabul edilebilir ve ihtimal dahilinde olan bir seçenek! Ama bunun hangi şartlarda olabileceğini söyleyen çok az!

 Haritayı önüne alıp, "Araplar, Farslar ve Türkler bir KÜRT DEVLETİNE izin verir mi?" diye soran ve cevap arayan yok! Kurulacağı söylenen Kürt Devleti "Sahibi olduğu gazı ve petrolü nereden çıkarıp satar?" diye muhakeme yapan yok! "İsrail gibi etrafı düşmanlarla çevrili bir Kürt Devleti'nin yaşama şansı var mı?" diye akıl yürüten yok! Hep şablonlar üzerinden gidiyoruz. Kürtler'i ve süreci yönetemezsek bölünme ihtimali çok yüksek! Çünkü BARIŞ gelmediği an PKK'ya destek veren güçler bu kez ORDULARLA gelecek! Bunu görmek için kahin olmaya gerek yok! Dünyanın kavgasının yapıldığı arenada Ankara bir karar vermek zorundaydı! Dışında kalamayacağı bir kavgada iki güçten birini tercih etmek zorundaydı! Olan da bu! Boston'da patlayan bombanın Kerkük'te patlayandan farkı yok! Kavga aynı, oyuncular aynı! Bu nedenle olaylara duygularımızı kabartan motiflerle değil de akılla bakmalıyız! En büyük tehlike içeride İKİ PARÇA olmamız! Ne demek istediğimi önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ankara hem içeride hem bölgede var olmak zorunda. Tarih başka türlü yazılmıyor! NOT: Irak ve Suriye'deki Kürtler'in denize ulaşmaları engellendiği zaman hiçbir sorun yok! Ankara'nın bunu yapacak gücü ve birikimi var! Ama bunu anlatan yok! 

http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/ergundiler/2013/04/22/derin-savas

Friday, April 12, 2013

Ajan Haham Tuncay Güney Ergenekon Davası İtiraflarını Yaptı Sonunda

Ulusal Kanal, Tuncay Güney, Ümit Zileli, Ergenekon Davası

Wednesday, April 10, 2013

Abdullah Gül’ün villadaki yeni “PAM” örgütlenmesi..... Ahmet Takan

Yine klasik bir Ankara Salı’sında Türkiye Büyük Millet Meclisi koridorlarındaydık. MHP grup toplantısı başlamış, Devlet Bahçeli var gücüyle AKP iktidarına bindiriyordu. Bahçeli, “açılım sürecine”, “akil adamlara” saydırırken kulislerde muhtelif yorumlar yapılıyordu. Kimi “çok iyi gaz alıyor” diyor kimileri de “bu söylemlerin bile MHP’nin oy oranını durağandan artıya çevirdiğinden” bahsediyordu. Esas heyecanlı bekleyiş AKP kulislerindeydi. “Muhteşem” gelmeden saatler önce bilumum zevat “geçiş yollarında” yerlerini almış ve konuşlandıkları kritik noktaları kaybetmemek adına sağa sola adım bile atmıyorlardı. Gazetecilerin gündeminde ise yeni anayasa yapımında gelinen son nokta ile CHP-AKP arasındaki “açılım sürecinde” komisyon kapışması vardı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ı yakalayınca ayak üstü soru bombardımanına tuttuk. CHP’li Faruk Loğoğlu’nun, “toplumsal mutabakat komisyonunu andıran” komisyon önerisini Bekir Bozdağ pek ciddiye almadıklarını anlatan ifadeler kullandı. Kendilerinin Meclis’e getirdikleri araştırma komisyonu önerisini hatırlattı. Geçmişteki tartışmalardan bahsedip, CHP’yi eleştirdi. Yani; çok fazla bir şey söylemedi Bekir Bozdağ. Burada bir noktanın altını çizmekte çok fayda var. Eskiden siyasi kulisler denince Ankara’da akla TBMM gelirdi. AKP iktidarı ile birlikte bu kavramın da içeriği çok değişti. Salı günleri TBMM’de yalnızca kulisin kırıntısına ulaşabiliyorsunuz. Meclis’i devamlı takip eden muhabir arkadaşlarım çok iyi bilirler; diğer günler de hava-cıva. Ankara’da gerçek siyasi kulislere ancak; Çukurambar, Balgat, Söğütözü, Çayyolu, Ümitköy, Çankaya Yıldız’daki bazı mekanlar ile bazı cemaatlerin buluştuğu evlerde veya tesislerde ulaşabiliyorsunuz. Bu Salı da Meclis kulislerinde turlamamın esas sebebi adı geçen yerlerden aldığım bilgileri farklı kaynaklardan doğrulatabilmekti. Meclis’in AKP kulislerinde her zamanki dağınıklık vardı. Gülcüler, Tayyipçiler, takipçiler, iki arada bir deredeciler.. İşte size AKP’den son havadisler; Gülcülerin yüzü gülüyor. Abdullah Gül, yeni parti çalışmalarına biraz daha hız vermiş. AKP’nin kuruluşu öncesindeki metodun aynısını uyguluyormuş. Abdullah Gül, AKP’nin altyapısını “PAM” adını verdiği (Politik Araştırmalar Merkezi) düşünce kuruluşunda örgütlemişti. Merhum Erbakan Hoca, AKP kurulana kadar “PAM”ı kendi partisinin düşünce kuruluşu sanıyordu. Söylenen o ki; Abdullah Gül eski “PAM”ın bulunduğu Çankaya Yıldız’daki sokağın yakınında bir yerde bir villa kiralatmış. Bu villada muhalif AKP’liler, yeni bir siyasi düşünce kuruluşu çatısı altında faaliyet göstermek adına buluşuyorlarmış. “Muhteşem” var gücüyle villaya giren çıkan AKP’lileri tespit ettiriyormuş. Villanın müdavimleri arasında klasik Gülcülerle birlikte en çok 3 dönemlikler varmış. İktidar partisinde büyük bir “akil adamlar” ve yeni anayasa sıkıntısı var. Abdullah Gül’ün villasına gitmeyen muhalifler, Meclis içinde kütüphane dahil farklı mekanlarda toplantı üstüne toplantı yapıp “durum değerlendirmesi”nde bulunuyorlar. AKP’deki “açılım muhalifleri”, “akil adamlara” çok tepkililer. Bana bile “bunlardan hangisi bizim çizgimizi temsil ediyor?” diye sorup “Tayyip Bey büyük hata yaptı. Bu akil adamlar işine hiç girmeyecekti” diyorlar. AKP’de yüzüne en çok gülünen ve arkasından da bir o kadar atılan adamlar listesinin başında Ankara Milletvekili ve “Muhteşem”in akıl hocası Yalçın Akdoğan var. AKP’li muhaliflerin anlattıklarına göre; parti içinde kapışma Haziran ayında doruk noktasına çıkacak. Niye? Çünkü: Cemil Çiçek’in Meclis Başkanlığı süresi dolacak. Haziran ayı, AKP içindeki kırılmaların en netleştiği ay olacak. AKP’nin kendi akil adamları Abdullah Gül’ün 75, Cemil Çiçek’inde 20-30 civarında milletvekilini partiden sökebileceği iddiasında. AKP’den son kulis notu; Pazartesi günkü Anayasa Uzlaşma Komisyonu toplantısından sonra Meclis Başkanı Cemil Çiçek, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin vasıtasıyla “Muhteşem” e mesaj göndermiş; “Bırakın komisyon, çalışmalarını tamamlayıp Genel Kurul’a bir metin indirsin. Son söz Genel Kurul’da söylensin. Aksi takdirde getireceğiniz öneri bir AKP-BDP önerisi olur bu da Genel Kurul’dan geçmez, referanduma bile gitmez” diye.. Biraz da siyasi kulislerin CHP tarafına bakalım. CHP’li vekiller Silivri yorgunu. Hepsi kritik dönemeçte Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun attığı adımlara dikkat kesilmiş durumda. Kılıçdaroğlu’nun her söylediğinin ardından yeni yorumlar yapılıp yeni stratejiler belirleniyor. CHP’de genel başkan yardımcısı Faruk Loğoğlu’na “kendi başına kendi kişisel düşüncelerine göre hareket ediyor” diye büyük tepki var. Ulusalcı kanadın önde gelenleri; “Açılım sürecine MHP gibi tavır alamazsak elimizdeki oylar da kayacak. Özellikle biz böyle gittiğimiz takdirde oy potansiyelimiz bu sefer gönüllü olarak MHP’ye kayacak. Geçen seçimlerde kaset meseleleri yüzünden CHP’li seçmen bir defaya mahsus MHP’ye oy vermişti ama bu sefer tamamen elimizden gider” yorumunu yapıyor. Aradan biraz zaman geçmesine rağmen Suriye Devlet Başkanı Esad’a CHP heyetinin yaptığı son ziyaret hâlâ tartışılıyor. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine haber vermeden giden bazı vekilleri, “Bundan sonra ilişkilerinizde daha dikkatli olun, biz sosyal barıştan yanayız, Esad’dan yana değiliz. Suriye’de savaş bitsin istiyoruz, bir taraf kazansın istemiyoruz” diye uyarmış. “O kadar kulisleri dolaşıp, bu kadar mı yazdın?” demeyin. Dahası var ama biraz daha olgunlaşıp, sağlamlaşması lazım!..

İPLİKÇİ, Kirli İlişkiler Yumağı. Ergün Poyraz

İPLİKÇİ, Kirli İlişkiler Yumağı Açıklama: Bu kitabımda, başta Mehmet Eymür olmak üzere, siyaset, mafya ve istihbarat örgütlerinin kirli ilişkilerini okuyacaksınız. Dündar Kılıç, Alaattin Çakıcı, Abdullah Çatlı, Tarık Ümit, Dursun Karataş, Yeşil, Oflu İsmail, Abuzer Uğurlu gibi isimlerin; Mehmet Eymür, MİT, MOSSAD ve CIA ile bağlantılarını bulacaksınız. Keza; Mehmet Ali Ağca, Bekir Çelenk, Henry Aslanyan ve diğerlerinin de... Öyle ilginç ilişkilerle karşılaşacaksınız ki, "bu kadarı da olmaz" diyeceksiniz. Misal; Dev-Sol/DHKP-C lideri Dursun Karataş'ın MİT'e kaydını yapan Eymür'ün, aynı zamanda "Dev-Sol'la mücadele etsin" diye Alaattin Çakıcı'yı da MİT'e aldığını göreceksiniz. MİT'in dolandırılan paraları, iç edilen uyuşturucuları hakkında bilgi sahibi olacaksınız. Ergenekon sürecinde ifade veren ve Atatürkçüleri tutuklatmak isteyen, ancak Devrimci Karargâh davasında kendi tutuklanan Hanefi Avcı'nın çiftlik evinde bugünün Cumhurbaşkanı ve bakanlarına verdiği brifing ve daha bir çok ilginç dostluklarla karşılaşacaksınız. Bu dostlukların getirdiği olaylara da tanık olacak; Mehmet Eymür, Tayyip Erdoğan, Tuncay Güney ilişkisi yanında Abdi İpekçi, Papa ve Uğur Mumcu suikatlerinin iç yüzleri ile karşılaşacak ve aydın cinayetlerinin katilleriyle tanışacaksınız. Uğur Mumcu'nun yanısıra; Abdi İpekçi, Ümit Doğanay, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Çetin Emeç, Dr. Necip Hablemitoğlu ve diğer yurtseverlerin katillerinin, hainlerin işaret ettikleri zeminler yerine; kendi pisliğini örten kedi örneğinde olduğu gibi, örttükleri yerde aranmasının daha doğru olacağına ve kitabımın bunun başlangıcı kabul edileceğine inanıyorum...

Ergün Poyraz/Silivri Cezaevi-

 Sayfa 101: Çiller ve Eymür "Mehmet Eymür, Tolga Atik, Nuri Gündeş ve Korkut Eken..." (...)

 Sayfa 102: Mehmet Eymür MİT'ten iki defa kovularak bir başka rekora imza atıyordu. (...)

 Sayfa 121: O arabada Çatlı ve Bucak'ın şoförlüğünü İstanbul eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ yapıyordu ve suikastın "içerdeki ayağı" Fehriye Erdal'ı Sabancı Center'a altı ay önce onun bağlantılı olduğu temizlik şirketinin yerleştirdiği ileri sürülüyordu. (...)

 Sayfa 221: Emin Aslan, Mehmet Ağar'ın sağ koluydu.  (...)

 Sayfa 225: Kim şu Hasan Yeşildağ? (...)

 Sayfa 243: Uyuşturucu kaçakçılığı ve kara paradan tutuklanan Metro Turizm'in sahibi Galip Öztürk ile Bakan Suat Kılıç'ın, 18 Ekim 2007'de kurulan Çarşamba Enerji Elektrik Üretim AŞ'de ortak oldukları ortaya çıkıyordu. (...)

 Sayfa 276: Şaban Gülbakar kimdir? Şaban Gülbahar, Fetullah Gülen Örgütü'nün 12 kişilik Yüksek İstişare Kurulu'nda yer alan "4" numaralı isimdir. Ülker ailesinin dünürüdür. Avrasya Bir Vakfı'nın kurucusu ve yöneticisidir. (...)

 Sayfa 243: Çok gizli lobi belgesi de çalma Sayfa 109 ve 345 ve 347 ve daha birçok sayfada yer alan ve "çok gizli" olduğu iddia edilen Ekim 1999 tarihli, "Ergenekon: Analiz - Yeniden Yapılanma, Yönetim ve Geliştirme" ya da diğer adıyla "Lobi" ögüt belgesi, Alo İhbar adlı sitede 18 bin kişi tarafından indirilmişti. Bu çooook gizli örgüt belgesi (!) adı bazen Vakit, bazen Akit olan siyasal şeriatçı gazetenin İstihbarat Şefliği'ni de yapan ve Mehmet Eymür'ün en yakın isimlerinden Erdal Şimşek'in, iddianameden yaklaşık dört yıl önce Nisan 2004'te Kum Saati Yayınları'ndan çıkan, "Türkiye'de İstihbaratçılık ve MİT" adlı kitabının 435 - 439. sayfalarından imla hatalarına kadar birebir yürütmeydi. (...)

 Sayfa 314: Abdullah Gül, 9 Temmuz 2007'de gazetelerin Ankara Temsilcileri'ne; "Ümraniye soruşturmasına çok dikkat edin, bu iş çok büyüyecek" demiyor muydu? (...)

Sayfa 318: Avukatın adı; Kemalettin Gülen'dir. (...)

Sayfa 362: Tansu sessiz dinliyordu: "Amerika'ya Türkiye ile ilgili kimsede olmayan bilgileri veriyorsun. Kızım sen casusluk yapıyorsun..." "Aaa, öyle mi?" Dalan: "Bir daha yapma böyle şeyler..." (...)

Sayfa 363: Abromowitz ile kahvaltı yapan, Tayyip, Çiller gibileri Amerika'ya kayıtsız şartsız biat etmeleri karşılığı bu ülkeye Başbakan oluyor. Dalan gibi "Önce Türkiye" diyenler ise "Terörist!.." (...)

Sayfa 450: Eymür'ün hazırladığı MİT raporunda Mustafa Sarıgül adı MİT ve TBMM Susurluk Komisyonu Raporları'nda geçen Ahmet Vefa Küçük ile ortaklıkları nedeniyle geçiyordu. Sarıgül'ün, Türk Amerikan İşadamları Derneği Başkanlığı yapan Zeynel Abidin Erdem ile de çok sıkı fıkı dostlukları vardı. (...)

Sayfa 451: Kumarhaneciler Kralı Suudi Özkan'ın İstanbul Princess Otel'de büro verdiği sağ kolu kimdi? Elcevap: MİT Kontrterör Dairesi Sabık Başkanı Mehmet Eymür! (...)

Sayfa 453: Zeynel Abidin Erdem'in yanında çalışan Fikriye Bengü Caymaz kimin kızı? Yaşar Büyükanıt'ın! (...)

 Sayfa 454: Mustafa Sarıgül, MİT ve TBMM Susurluk Komisyonu raporlarında adı geçen Ahmet Vefa Küçük ile 7 Eylül 1995 tarihinde ortaklaşa Vefa Petrol ve Turizm İşletmeleri Sanayi ve Ticaret Ananim Şirketi'ni kurmuşlardı. Sarıgül'ün ortağı ve Fenerbahçe camiasının yakından tanıdığı Küçük, yeraltı dünyası ile yakın ilişkiler içindeydi. (...)

 Sayfa 455: Mustafa Sarıgül ne zaman Tv'lerde boy gösterse, ardından bağlantılı olan isimlere polis operasyon yapıyordu. Sarıgül gene son günlerde, sokak itleri için rehabilitasyon merkezi açacağını Tv şovları ile duyuruyordu. (...)

 Sayfa 493: Bugün darbe karşıtları arasındaki başrolde yer alan bir görüntü veren Nazlı Ilıcak, dün 16 Ekim 1980'de: "12 Eylül bir darbe değildir, diyen Orgeneral Kenan Evren'e tamamıyla katılıyoruz" şeklinde yazılar yazarak, Evren'i kutsuyordu. 16 Ekim 1980 tarihinde ise "12 Eylül'ün gerekçesi haklıdır" diye yazıyordu. (...) 

Sayfa 494: Nazlı Ilıcak darbeleri sevdiği kadar sıkıyönetime de hayrandı. 17 Aralık 1978 tarihinde şu satırları kaleme alıyordu: "13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba asker..." (...)

 Sayfa 519: Ve Fetullah Gülen, Papa'ya "Sizin hizmetkarınızız" derken neleri kastediyordu. Alçak adamın yükselmesi, maymunun ağaca tırmanmasına benzer; yukarı çıktıkça, kıçı daha çok gözükür... (...)

Sayfa 528: 18 Ekim 2005 tarihli star Gazetesi'nde Faruk Mangırcı, "Bu kadar demokrasi fazla" başlıklı yazısında, bir internet (SESAR) sitesinde yer alan ve Başbakan Erdoğan'a sorular başlığı ile yayınlanan yazılara dikkat çekiyordu. Bu haberler gazete sayfalarına yansımasına rağmen cevap verilemeyişi de, olayı ilginç kılan gelişmeler arasına katıyordu. Erdoğan ve Mason ilişkisinin açıklandığı ve Erdoğan'ın AKP Genel İdare Kurulu'nda söylediği iddia edilen yazı özetle şöyle idi: "Tüm dünyadaki Yahudi lobilerinin ve Mason'ların desteğini aldık. Artık Türkiye'de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da Mason'ların kontrolünde.Tüm Paşalar Mason ya da Mason'ların kontrolünde! İsrail ile stratejik işbirliği yapıldığı için paşaları İsrail bağlantılarımız ile bağladık. Masonlar, Mason Locaları'nın kapatılmasının hesabını; Kemalizm'i, Atatürkçülüğü, Atatürk'ü Türkiye'den silerek, intikamlarını Atatürk'ten alacaklar. İshak Alaton, bana bu konuda teminat verdi."